banner

Yılmaz Güney

Gerçek Adı Yılmaz Pütün
Namı Çirkin Kral
Doğum Tarihi 1 Nisan 1932
Ölüm Tarihi 9 Eylül 1984
Doğum Yeri Adana
Ölüm Yeri Paris

Ödüller

En İyi Film (Yol) / 35.Cannes Film Festivali 1982

Hristiyan Birliği Özel Mansiyonu (Yol) / 35.Cannes Film Festivali 1982

Fipresci Ödülü (Yol) / 35.Cannes Film Festivali 1982

Daha Fazlası

Biyografisi

1937'de Adana'da doğan Yılmaz Pütün (Güney), lise yıllarında, bisikletiyle sinemadan sinemaya on altı milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını atar. Sinemaya daha yakın olabilmek içi n Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bırakır ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne yazılır. Sinemaya olan sevgisini şöyle özetliyor: "Sinemayla karşılaşmam 13 yaşındayken oldu. Kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği fukara sinemalarına gidiyorduk. Kendimizi daha rahat hissediyorduk bu sinemalarda. Mesela bir Galatasaray Sineması vardı, çok güzeldi. Önünden geçer bakardık ama çok lükstü gitmeye korkardık. İstesek parasını verip girebilirdik. Ama ne kıyafetimizi ne de yapımızı uygun görmezdik o sinemaya." Bu arada, Adana'da pursantaj memurluğunu yaptığı Dar film'in İstanbul bürosunda çalışmaya başlar. Atıf Yılmaz?la tanışır ve onun asistanlığını yapmaya başlar. 1956 yılında yayınlanan "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı için, 1961 yılında 18 ay hapis ve 8 ay Konya?ya sürgün cezası verilir. Bu cezayı almadan önce 1959 yılında oynamış olduğu Atıf Yılmaz'ın "Alageyik" filminde gelecekte kendinden bahsettirecek bir aktör olacağının sinyallerini verir. Oyuncu olarak yer aldığı sadece ikinci film olmasına rağmen performansı dikkat çekicidir. Ardından ceza ayları gelir. İlk kez hapse giren Yılmaz Güney, hayatının muhakemesini yapar, kendini yeniler ve düşünsel yapısını geliştirir. Kendisine bir misyon biçer, bunu nasıl gerçekleştireceğinin hesaplarını yapar. Hapishaneden çıktıktan sonra zor günler geçiren Yılmaz Güney'in daha sonra rol aldığı film sayısı artmaya başlar. 1963'te "İkisi de Cesurdu" isimli iddiasız bir filmin senaryosunu yazar ve baş rolünü oynar. Ferit Ceylan?ın yönettiği bu film, Güney'in bundan sonraki filmlerinin ana malzemesi haline getireceği "kabadayı mitosu"nun temellerini atar. 1964'te yine senaryosunu yazıp, oynadığı "Koçero" Anadolu'da büyük iş yapar. Aynı yıl rol aldığı "10 Korkusuz Adam" filminde hiç konuşmayan, sürekli arka cebinde taşıdığı konyağı içen bir ayyaşı canlandırır. Bu rol, filmde fazla bir önem taşımadığı halde Yılmaz Güney, diğer oyuncular Tamer Yiğit, Adnan Şenses, Tunç Oral ve Özkan Yılmaz'ı gölgede bırakır. Güney'in göründüğü sahnelerde sinema salonları inler. Böylece Yılmaz Güney bir mitos haline gelmeye başlayarak senarist ve oyuncu olarak birçok filmde görev alır. 1965 ve 1966 ise aktör Güney?in en verimli yılları olur. Artık Türkiye'de sinema "Çirkin Kral"ının adıyla anılmaktadır. Güney'in sineması, o tarihe kadar genelde melodramlardan, uyarlamalardan ve savaş öykülerinden oluşan Türk sinemasına yeni bir soluk getirir. Filmleri, Türk tarzı yaşamın daha artistik ve daha kişisel bir yorumudur. Canlandırdığı karakterleri şöyle yorumlar: "Ben, oyuncu olarak halkın giyiminden, davranışlarından farklı olmamaya çalışıyordum. Zaten olamazdım ki. Ben zaten kendimi oynuyordum. Şöyle bir durum var: Yaptığım bütün filmlerde benden bir parça vardır." "Seyyit Han", "Toprağın Gelini" ve sinema tarihimizin önemli filmlerinden "Hudutların Kanunu"yla ilk işaretlerini veren sürecin sonunda beklenen çıkış "Umut" filmi ile yaşanır. Türk sinemasında yer yerinden oynar. "Umut", Yılmaz Güney'in başyapıtlarından biridir. Ayrıca Türkiye'de devrimci sinemanın da ilk ve en iyi örneklerinden biridir. Bu filmi, "Acı", "Ağıt", "Baba", "Arkadaş" ve "Endişe" takip eder. 1979'da senaryosunu yazıp, yapımcılığını üstlendiği en önemli filmlerinden olan "Sürü" gelir. 1981 yılında ise sinemasının doruk noktası olan ve Şerif Gören tarafından yönetilen "Yol" ile daha sonra yurt dışında önemli ödüller alır. Aslında mahkumiyetten kurtulmak için Türkiye'den kaçtığı 1981 yılına kadar Güney adı ve çalışmaları yabancı sinemaseverler tarafından pek bilinmez. Fakat bu kaçıştan itibaren gerçekleşen olaylar Güney adını tüm dünyaya duyurur. "Yol" filminin, 1982 Cannes Film Festivali?nde Altın Palmiye kazanmasıyla birlikte Güney yalnız kaçış olayıyla değil filmleri ile de anılmaya başlar. Dünya sineması yeni keşfinin heyecanını yaşamaktadır. Güney "kabadayı mitosu" ile gelen yeni dönemdeki felsefesini kısaca özetler: "Düşünmeden hiçbir insanın herhangi bir şey yapabilmesine imkan yoktur. Ben sadece düşündürmek istiyorum." 1983'te bir hapishanede yaşananları anlattığı ve Fransa'da, Fransız hükümetinin de desteğini alarak senaryosunu yazıp, yönettiği "Duvar" (Le Mur) filminden sonra 9 Eylül 1984?te Paris'te hayata gözlerini kapar. [ yazan : Regina ]

Yönetmen (25)

Senaryo (61)

Yapımcı (15)

Oyuncu (117)

Eser (2)

Kurgu (1)

Son Yorumlar (147)

by_yeti avatar by_yeti 26 Nisan 2016 18:19:07

10

Çocuklarıma Yılmaz Güney’i nasıl anlatabilirim? Nette böyle bir soruyla araştırma yaptım. Tek bir kelime dahi bulamadım. Kendi kendime sordum. Ben bu adamla çocuktum. Bu adamla büyüdüm. Çocukluğumun ve gençliğimin idolüydü. Ama şimdi çocuklarıma O’nu anlatamıyorum. Sonra çocuğum dedi ki baba kendini boşuna yorma. Ben Yılmaz Güney’i tanıyorum. Senin gibi bende O’nunla büyüdüm. Sadece bir fark var; senin zamanında yaşıyordu. Benim zamanımda bedenen ölmüş bir kahramandır. İdoldür, hayallerimin çirkin kralıdır. Gözlerim yaşardı.

mncelik 10 Ekim 2015 16:05:57

Artist Dergisi 4 Nisan 1967

Çirkin Kral, Ayhan Işık’a Cevap Verdi

Artist Dergisi’nin 4 Nisan 1967 tarihinde yayınladığı bir söyleşi haber dikkat çekicidir. Bir süredir çeşitli haberlerle basına yansıyan Ayhan Işık ile Yılmaz Güney arasındaki tartışmada, Güney dergiye önemli açıklamalarda bulunur


“Mal ömrün rahatı içindir, yoksa ömür mal biriktirmek için değil. Şeyh Sadi’ye sordular: Mutlu kimdir? Mutsuz insan kimdir? Dedi ki: O kimsedir ki; Sağlığında hem yedi, hem yaşadı, hem de ekti. Mutsuz insan o dur ki, öldü ve bıraktı…”

Yılmaz Güney yukarıdaki sözleri, Ayhan Işık’ın kendisini yersiz ve zamansız olarak yermesine karşılık olarak veriyordu. Ayhan Işık bir gazeteciyle konuşmasında onun için: “Şımarık ve tutumsuz bir genç” demişti. Hiç de sinirlendirmemişti bu sözler onu. Yalnız Nebahat Çehre’yle macerasının, Ayhan tarafından pek hafife alınarak ve izam edilerek yorumlanmış şekli Yılmaz’ı üzdüğü görülüyordu. Birbirlerini ilk tanıdıkları günden itibaren Yılmaz ile Nebahat aşk meleği Eros’un oklarıyle kalplerinden yaralanmışlardı…

“Ben dedi, evliliğin aleyhinde olduğumu hiçbir zaman söylemedim. Nikahın şart olmadığı fikrinin hiçbir zaman savunucusu olmadım. Nebahat’i tanıdığım günden beri sevdim. Onunla evlenmeyi ilk günden düşündüm. Sonra Ayhan’ın arkasından konuştuğum şeklindeki sözleri de yalandır. Onun her devrinde bazı kişilere karşı hırçınlaşıp değirmenlere hücuma kalkan Donkişot tavırları takınmasını anlayamıyorum. Anlamıyor değilim esasen! Daha doğrusu anlamak istemiyorum. Yoksa onun bana hücum etmek için hayalhanesinde, bilhassa böyle hikayeler kurduğunu, sinsi emelinin hedefini ve asıl manasını bilmiyor değilim.”

“Yok Ayhan Işık bir maksatla böyle konuşmamışsa kendisi hakkında sarfetmediğim sözler gerçekte Ayhan Işık tarafından düzülmemişse her söze kolaylıkla inanmak saflığını gösterdiği için ona yine acırım. Kendisinin de itiraf ettiği gibi, topuğundan kaza geçirdiği zaman onu evinde ziyaret ettim. Benim içi başka, dışı başka bir kişi olmadığımı herkes bilir. Ayhan’a ‘geçmiş olsun’ demek için gitmişsem bu ona saygımdan ve sevgimden ileri gelmiştir. Onun takdir ettiğim her topluluktaki konuşmalarımdan anlaşılabilir, ispatlanabilir.”

“İkiyüzlülük, vefasızlık, arkadaşlığa ihanet, dostluklara suikast, verdiği sözün aksine hareket etmek, benim gibi gururunu her şeyin üstünde tutan, kullandığı her sözün manasını ve değerini bilen insanların tanımadığı histir.”

Yılmaz Güney sonra yanlış anlaşılmış veya yüreğinden hançerlenmiş kimselerin edasıyla sözüne devam etti:

“Güven beslediği kimseden cefa gören adamın ne dediğini duymadın mı? Vefa denilen şey ya esasen bu alemde yoktur, kuru bir adı vardır; yahut bu zamanda vefa eden kimse yoktur. Benden ok atmayı öğrenen kimse yoktur ki, sonunda bana nişan almasın…”

Yılmaz Güney, Ayhan’ın “Ben bir ölçüyüm” sözüne de değinmeden etmedi. Dedi ki:
“Ayhan kendini Türk sinemasının çok üstünde sayıyor daha doğrusu öyle görmek istiyor. Fakat gerçeklerle karşılaşınca hırçınlaşıyor, meslektaşlarına karşı ahlak hocası edasıyla akıllar vermeye kalkıyor. Onun şu sözlerine bakın ve onun hakkında bitaraf bir müşahit olarak not verin. O diyor ki: Eğer ben bugün film başına 60 bin lira almasam onlar 30 bin liraları rüyalarında görürler.”

Yılmaz bu sözün yorumuna geçti:“Evvela Ayhan’ın çok zaman önce sarfettiği bu sözün burasında bir an duralım: Ayhan bugün 60 bin lira alamıyor, fiyatı 30-40 bin civarındadır, bir. Sonra benim fiyatım onunkini geçmektedir, iki. 30 bin liraları rüyalarında görmeyen en az Ayhan kadar yarım düzine artist var, üç. Şimdi Ayhan’ın sarfettiği sözlerinin gerisine gelelim. O diyor ki: ‘Ben bu konudaki ölçüyü taşırmıyorum.’ Eğer taşırmış olsam film başına 100 bin lira istemem gerekir.”



mncelik 24 Eylül 2015 21:46:02

”Öylesine sancılı, sıkıntılı günler yaşıyorum ki, kimi zaman düşüncelerim kaygı verici boyutlara ulaşıyor. Bir yandan senaryonun hazırlanması bir yandan pratik sorunlar, diğer yandan faşistlerin yeni şikayet dilekçeleri sonucu adaya yeniden müfettişl erin gelişi, film arefesinin telaşı… Ah… yaratıcı yeteneğimi bir kez olsun bu denli kısıtlayıcı ve kahredici olayların dışında kullanabilseydim… Hiç kullanamadım… Hep eksikliklerimizle yetinmek, eksikliklerimize boyun eğmek zorunda kaldık…” (Nihat Behram, Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllar)

Yandex.Metrica