Kader Böyle İstedi

9,10

( 32 kişi yorum yaptı )

Kader Böyle İstedi

Sinema Filmi

1968

“Sende buldum neşeyi//Aşkı seninle yaşadım//Bilseydim ayrılık var//Sana hiç bağlanmazdım.” (1968) (Suat Sayın).
Deniz kenarında içilen birer bardak çay.
Ahmet; “Bir sürü şey söylemek istiyorum. Nasıl diyeyim, hiçbirini yeter görmüyorum. Konuşmasını mı unuttum, yoksa içimi anlatacak yeterli kelime mi yok, bilemiyorum.”
Nilüfer; “Konuşacak ne var? Kelimeler neyi anlatır? Şimdi burada değil miyim, senin yanında… Hep böyle bir rüya görmek istedim. Güzel, inanılmaz. Bu rüyayı kimse bozmasın.”


“Gioconda’s Smile” albümündeki (1965) ‘Rain’ (Manos Hadjidakis). Sosyal gelişmenin ekonomik gelişmeyi aştığı 60’larda iç burkan bir sonbahar. 107 sefer sayılı pervaneli uçak genç bir kızı Yeşilköy’e getirmiş.
İç Hatlar’ın önü (Oktay Yavuz da çıkan yolcular arasında). ‘Efendiden, tertemiz yüzlü bir şoför’ oradan oraya koşturuyor; “Taksi var Beyim, Sahil Yolu’ndan. Boş taksi.” Nilüfer ne yapacağını bilmez ‘bir tereddüt’ içinde. (İsimlerini öğrenemeyeceğimiz) Hala ve Eniştesi geç kalmış. ‘Uçak saatinde yanıldılar herhalde’.
“Akşamdan sabaha kadar//Şeytandan Allaha kadar//Senden aldım sana verdim” (İbrahim Özoral). Hava Meydanı’nın ‘34 AA 841’ plakalı Magirus otobüsü de ağır ağır uzaklaşıyor. Mecburen Ahmet’in dolmuşuna biner. 40 model eski bir Plymouth.
“Menekşelendi sular, sular menekşelendi//Esmer yüzlü akşamı dinledim yine sensiz//Leylak pırıltılarla bahçeler gölgelendi//İnledi yine bülbül, olmazmış gül dikensiz.” Sadettin Kaynak’ın Nihavent eseri ile Topkapı’dan şehre giriyoruz. Delikanlının gözü aynadaki müşterisinde. İzmir’den geldiğini anlamış. “Gelen İzmir uçağıydı.” İstanbul’un acemisi olduğu da ‘her halinden belli’. “Yani, elinizde kâğıt, gideceğiniz yeri kestirememeniz. Etrafınıza bakışınız. Kusura bakmayın, o kadarını anlayalım artık.”
Genç kız, fabrikatör Ferit Torlakoğlu’nun tek çocuğu. Annesiz büyümüş. Sonradan, yine İzmir’in tanınmış ailesi Ramazanoğularından Halit ile sözlü olduğunu öğreneceğiz. Ama bu durumdan pek hoşnut değil ki üniversite bahanesiyle İstanbul’a ‘biraz kaçar gibi gelmiş’.
Hala ve Eniştenin durumları ‘çok şükür’den de iyi. Denize azcık uzak iki katlı köşk, hizmetçi, ‘34 HY 850’ plakalı ‘steyşın’. Nilüfer, kısa sürecek eğitimi boyunca yanlarında kalacaktır.
‘Morgens Um Sieben (Ist Die Welt Noch In Ordnung)’ (1968) (James Last). Edebiyat Fakültesi’ne ürkek bakışlarla gidişi bu melodi ile. İstanbul’un yağmurlu günleri. Okuldan eve dönerken, bir tesadüf, yine Ahmet’in külüstür dolmuşuna biniyor. ‘Sileceklerin arasından görürüz kendisini’. O gün Halası ile aralarındaki farkı anlıyoruz.
“Ey çeşm-i ahu mehlika//Cürmüm nedir söyle bana//Ben aşıkım billâh sana//Cürmüm nedir söyle bana.” Kurulanmış, Nikoğos Ağa’nın Acemaşiran şarkısı eşliğinde çay içiyorlar [çay takımını ‘Kahveci Güzeli’ (1968), ‘Son Mektup’ (1969), ‘Esmerin Tadı Sarışının Adı’ (1969) filmlerinden anımsıyoruz]. Dışarda Ahmet, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında patlak lastiği değiştiriyor.
Biraz olsun korunması için pardösüsünü delikanlıya verir. Bu sırada Hala “Sokaktakilerin hepsine acıyacak olsak yandık. İstanbul üç milyon kızım” diye mızırdanıyordu.
Yakınlaşmaları böyle başlıyor.
‘Ferahfeza Peşrev’ (Tamburi Cemil Bey). Ahmet, ‘anaların en kralı’ annesine temizlettiği pardösüyü geri getirir. Ütületmiş de. (“Yarın git Bitpazarı’nda bul” diyen Hala Hanım bu kez “Satamamıştır da ondan” ve “Ben olsam bir daha sırtıma geçirmem. Kimbilir nasıl temizlediler” diyecektir). Üstelik cebine, utangaç bir mektup koymayı ihmal etmemiş; “Demek istediğim şu ki arada bir size İstanbul’u gezdirsem çok iyi olur. Plaka ‘34 A (aslında ‘AH’, heyecandan eksik yazmış) 310’. Şoför Ahmet Aydın.”
Delikanlı ‘doğma büyüme İstanbullu’. “Sarıgüzel’de oturduk hep.” Babası ölünce ‘anasına bakmak için’ işe koyulmuş. “Allah versin, Yakında apartmanı dikersin” diyenlere “Bu külüstürle ağaç bile dikilmez. Taksitleri ödeyelim yeter” karşılığını veriyor. 4 ay sonra borcu bitiyormuş. Keşke o günü görebilselerdi.
‘6+6’ uzunçalarındaki (1964) ‘Aponi Zoi (Cruel Life)’ (Stavros Xarhakos). Recep’in kahvesinin önünde Apti ile çay içip arabayı yıkadıkları sahne harika.
Behçet Necatigil’in şiirinden farklı olarak ‘sevgilerini yarınlara ertelemezler’. ‘Karbüratörü tekleyen’ eski Plymouth ile İstanbul’u geziyorlar. Eli yüzü simsiyah yağlansa da arabanın tamirine yardım ediyor Nilüfer. ‘Hatıraları birikiyor yavaş yavaş. Sonunda yaşanmış bir hayat olacak’. Ama ‘zaman az’.
“Gioconda’s Smile” uzunçalarındaki (1965) ‘When The Clouds Come’ (Manos Hadjidakis). Deniz kenarında ve ‘buğdaylı, tavuk sulu’ Keşkek hakkında konuşurlarken en az Onlar kadar mutluyduk.
‘Hrisoprasino Fillo’ albümündeki (1966) ‘Troodos’ (Mikis Theodorakis). Derste delikanlıyı düşünüp defterine araba resmi çiziyor. İleriki bir gün “Onu da senin kadar… (Bir an duralayıp) Senin kadar hiçbir şeyi sevemem, hiçbir şeyi” diyecektir.
Bu günlerde beklenmedik bir şey olur. Ferit Bey ve Halit ‘apar topar’ gelmişler. Nişanı burada yapıp hemen sonrasında genç kızı İzmir’e götüreceklermiş. “Fakülteyi de unutursun artık” diyor halası.
‘Vivre Pour Vivre’deki (1967) ‘Theme de Candice’ (Francis Lai). Bu sahnelerde fazla direnemiyor. Nişan hazırlığı. Elbise seçimi için bir defile izliyorlar. Nilüfer iyice mahzunlaşmış.
Stavros Xarhakos’un ‘6+6’ albümündeki (1964) ‘Parapono (Complaint)’. Bir müddettir sevdiğini göremeyen Ahmet’in de ağzını bıçak açmıyordu. Bu efkâr havadansa çaresi kolaymış. “Bir ufak, tamam. Bir de palamut tava koydun mu yanına, efkârın binini bir paraya sat” diyor Apti.
‘6+6’ uzunçalarındaki (1964) ‘Amok’ (Stavros Xarhakos). Nişan töreni bu hareketli parça ile. Ali Demir ve Sabahat Işık da konuklar arasında. [Burada ilginç bir şey var. Nilüfer Koçyiğit, ablasının ‘siyah tül üzerine payetlerle işlenmiş, etekleri volanlı Dior kreasyonu’ elbisesini giymiş. ‘Damgalı Kadın’ (1966), ‘Ölmek mi Yaşamak mı’ (1966), ‘Yağmur Çiselerken’ (1967), ‘Sürtük’ (1970) filmlerinde Hülya Koçyiğit’in üzerindeydi.] Nişanlanmanın ne anlama geldiğini Hala’nın Halit’e söylediklerinden anlıyoruz; “Artık O bizden çıktı sayılır, oğlum.”
‘Erotiko Tou Tsakou’ (1967) albümündeki “Bullets Don’t Come Back” (Mimis Pleasas). Ahmet, Beyazıt’taki fakültenin önünü mekân tutmuş. Gazete okurken uyukluyor. Günlerdir genç kızı beklemekte.
‘Batman Theme & 11 Hefti Bat Songs’ albümündeki (1966) ‘Just a Simple Millionaire’ (Neal Hefti). Okul kafeteryasında karşılaşırlar. (Havaalanındaki Oktay Yavuz şimdi burada). Arabadalar ama bu kez ikisi de sessiz. İstanbul’sa, hep olduğu gibi, yağmurlu. ‘Rahmet’ dermiş Ferit Bey. ‘Acı verse de Rahmet’.
“Bir gül ki derilmeyen//Bir şey ki bilinmeyen//Bir sır ki verilmeyen//Senden aldım sana verdim.” (İbrahim Özoral). Yine arızalanan karbüratörümüzün tamiri sırasında ‘nişan yüzüğü’nü görür delikanlı. Derin bir sessizlik.
Durumu fark eden aile, biraz da baskı ile genç kızı İzmir’e götürmek istiyor. Havaalanından kaçarak Ahmet’in yanına sığınır. “Düşündüm ki İstanbul’da daha gezilecek çok yer var.”
“Gioconda’s Smile” (1965) uzunçalarındaki ‘The Assasins’ (Manos Hadjidakis). “Evine hoş geldin” diyor Hanife Hanım. Nilüfer’in ‘yeni evi’. “Evimiz.” O güne kadar aşçıların pişirdiğini yemişti hep. Helme haline getirdiği buğday ile tavuk etini iyice karıştırarak Keşkek yapmasını öğrenir. Yaşayacağı hayattan korkmadığını söylüyor. Yeter ki bu güzel, inanılmaz rüyayı kimse bozmasın. Ahmet’in hayatında iki kişi var şimdi. “İkiniz de birsiniz benim için. Her şeyim. Varım yoğum, nefes alışım.”
Evlilik öncesi aynı evde bulunmaları mahallede yanlış yorumlanmasın diye arabada sabahlıyor.
Ama asıl sıkıntı bundan sonra başlar. Halit durumu bir onur sorunu yapmış. “...‘Ramazanoğlu İstanbul’a kız almaya gitti, eli boş döndü’ dedirtmem kimselere ben” deyip duruyor.
İzmir’den adamları Mustafa, Niyazi ve Çavuş’u çağırmış. Genç kızı arıyorlar. Amacı iyice benzetip, haddini bildirmekti Ahmet’e. Delikanlıyı, üç adamı ile gerçekten ‘benzetip’ (30 yumruk) nişanlısını eve getirirler.
Olayların sonraki gelişimi farklı. O güne dek nişan ve okul gibi baskılara ses çıkarmayan Nilüfer artık bambaşka biri olmuş. İzmir’e götürülmesine var gücü ile karşı çıkıyor; “Gitmeyeceğim. Bir yere gitmem. İlle götüreceğim derseniz ölümü götürürsünüz. Zaten götüreceğiniz yer bir mezarlıktan farksız… Çocukluğumdan beri duyduğum sözleri yeniden dinleyeceğim. İş-para, iş-senet, iş-pamuk, iş-faiz, iş-haciz. Başka bir şey duymadım evde.”
En büyük desteği Enişte’den görür. “Yani o ite mi varsın” diyen Hala’yı tersliyor: “Niye it olacakmış… Bizim neyimiz var fazladan. Tüccarız sözde. Ali’nin külahını Veli’ye. Yaptığımız bu… Haklı kız. Vallahi de haklı.”
‘Hrisoprasino Fillo’ (1966) 33’lüğündeki ‘Arodafnousa’ (Mikis Theodorakis). Gözyaşları içindeki Nilüfer’e “Kızım, çok mu bedbahtsın” diyordu tüm sevgisi ile.
‘Lola’ (1964) ‘soundtrack’ındaki ‘To Tragoudi Tis Perasmenis Meras’ (Stavros Xarhakos). Ahmet de önemli kararlar almış. Kahvede Apti ile konuşuyor: “(Bir miktar para vererek) Bunları anama verirsin. ‘Bir iş çıkmış 1-2 güne kadar dönecekmiş. Ellerinden öptü’ dersin… Eve eli boş dönmek istemiyorum o kadar. ‘Nilüfer nerde’ derse başımı eğip susmak istemem.” (Filmdeki ‘kötü adam’ın da ‘iyi adam’ın da dertleri aynı. ‘Evlerine eli boş dönmek istemiyorlar’).
Ailesi İzmir’e götürecekti. Havaalanına gideceklerken Ahmet kaçırır genç kızı.
‘Major Dundee’deki (1965) ‘The Escape (Lt. Graham-Artillery)’. Halit’in kurşunu ile ağır yaralanır. Beklenmedik bir anda bitivermesinden korkuyordu her şeyin. Öyle de olur. ‘Artık rüya bitti’. Birbirlerine ‘ömür boyu yolculuk’ için söz vermişlerdi. Mutlulukları kısa da sürse razıydılar. Eriştikleri kadarı ile yetiniyorlar.
Umarsız kalınca, denize bakan dik bir yamaçtan, çok sevdikleri Plymouth ile dönüşsüz yolculuğa çıkarlar.
Kulaklarımızda Nilüfer’in sesi “Ben, alınıp verilecek bir mal değilim.”
Bir de Belkıs Özener’in söylediği şarkı (1968) (Suat Sayın); “Bu sana son mektubum//Ayrılmaya mecburum//Ne olur anla beni//Bu aşktan korkuyorum//**//Artık başka çare yok//Senden bana fayda yok//Ne olur anla beni//Aşkımızın sonu yok.”


‘Ferahfeza Peşrev’ (Tamburi Cemil Bey). Yağmurlu bir işgünü sonrası. Çay içerek yorgunluk çıkarıyor. Anacığı, kirlenen pardösüyü temizleyip ütülemiş. Biraz sonra topuk tahtası ve iğne-iplikle oğlunun çoraplarını onaracak.
Hanife Hanım; “Alıp götürdü sanmasınlar.”
Ahmet; “Yok canım, ne işime yarar benim.”
Hanife; “Ee, bilinmez oğlum! Âlemin ağzı torba değil. Herkesin malı kendine kıymetli.”
Ahmet; “Öyle bir insan benzemiyor. Kibar kız. Hem de güzel. Edebiyat Fakültesi’ne gidiyormuş.”
Hanife; “Okuyor demek? Sen de okuyabilirdin ya, rahmetli baban.”
Ahmet; “Boş ver! Böyle iyiyiz işte. Kimseye muhtaç değiliz.”
Keşke ülke olarak da Onlar gibi olsaydık. O yıllar dış borcumuz 2 milyon dolarmış.
(Yazan: Murat Çelenligil)


9.12.1968 pazartesi İnci,Lüks,Feza,Şık sinemalarında gösterime girmiş. Zafer ALGAN

Künye

Yönetmen Lütfi Ö. Akad
Senaryo , ,
Yapımcı Şeref Gür
Müzik Metin Bükey
Görüntü Yönetmeni Mike Rafaelyan , Orhan Kapkı
Süre 94 dk
Tür Dram, Duygusal
Özellikler Siyah Beyaz
Ülke Türkiye
Etiketler LBelkıs Özener, Defile, Dolmuş, İstanbul, İzmir, Daha Fazlası

Oynayanlar

İzzet Günay İzzet Günay Ahmet Aydın
Nilüfer Koçyiğit Nilüfer Koçyiğit Nilüfer Torlakoğlu
Önder Somer Önder Somer Halit Ramazanoğlu
Aliye Rona Aliye Rona Hala
Turgut Boralı Turgut Boralı Enişte
Şaziye Moral Şaziye Moral Hanife Hanım
Muammer Gözalan Muammer Gözalan Ferit
Orhan Çoban Orhan Çoban Kahveci Recep
 Talia Saltı Talia Saltı Dolmuşdaki Kadın
Nermin Özses Nermin Özses Yolcu
Ali Demir Ali Demir Davetli
Oktay Yavuz Oktay Yavuz Kafeterya Müşterisi
Hayri Esen Hayri Esen İzzet Günay Seslendirmesi
Rıza Tüzün Rıza Tüzün Muammer Gözalan Seslendirmesi
Jeyan Mahfi Tözüm Jeyan Mahfi Tözüm Nilüfer Koçyiğit Seslendirmesi
Esen Günay Esen Günay Önder Somer Seslendirmesi
Erdoğan Esenboğa Erdoğan Esenboğa Seslendirme
Osman Alyanak Osman Alyanak Seslendirme
Hakkı Haktan Hakkı Haktan Apti
Agah Hün Agah Hün Turgut Boralı Seslendirmesi
Hakkı Haktan Hakkı Haktan
Sabahat Işık Sabahat Işık Davetli

Ekip

Müzik ekibi Belkıs Özener (Şarkılar)
Suat Sayın (Beste)
Sadettin Kaynak (Beste)
Tasarım Kemal Börçetin (Afiş)

Firmalar

Şeref Film (Yapım)
Mimeray (Afiş Baskı)
Mimeray (Lobi Kart Baskı)

Son Yorumlar (32)

Göztepe avatar Göztepe 09 Aralık 2017 21:27:00

10

Gerçekten çok güzel bir aşk filmi yeşilçamın kaptanı yönetmen Lütfi Akad başrolde İzzet Günay, Nilüfer Koçyiğit ve duygusal yoğunluğu olan bir film. İzmir'den İstanbul'a gelen Nilüfer'in aile baskısı sonucu sonu uçuruma düşen arabayla bitiyor o son sahne harikaydı. Diğer oyuncularda rolünün hakkını vermiş en başta Önder Somer olmak üzere yeşilçamın kült filmlerinden.

aysenazan avatar aysenazan 28 Kasım 2017 17:06:04

9

Kader Böyle İstedi

Aşkın en saf, en temiz, en naif hali...

Bugünden bakınca çok uzak, puslu bir pencereden bakılıyor hissi veren masalsı zamanlar..1960'lı yıllar ( Film 1968 yılında çekilmiştir.)
Şehirleşme yeni yeni hızlanıyor.
Kırık bir aşk hika yesi
Sınıf çatışması, ekonomik zorluklar, ataerkil zihniyet, yağmur, bir araba ve bunların ortasında saf, temiz bir aşk.
İstanbul'un taşı toprağı o zamanlar da altın, ama nüfusu henüz 3 Milyon.
İzmir’den İstanbul'a kaçar gibi gelmiş Nilüfer. Edebiyat Fakültesi 1. sınıf öğrencisi. Daha koca şehre ayağını basar basmaz Ahmet Aydın ile yolları kesişiyor. Ahmet Nilüfer’in İstanbul’a ilk gelişi olduğunu mesleki tecrübesiyle hemen anlıyor. Ahmet bir dolmuş şoförü. Taksi Dolmuş şeklinde daha çok. Ahmet genç kızı evine kadar bırakıyor. İlerleyen günlerde tekrar karşılaşmalar. İstanbul o zaman şimdiki kadar kalabalık değil ama yine de hep karşılaşmaları Aşk tesadüfleri sever kuramından olsa gerek. Burada Ahmet ile ilgili bir parantez açmamız gerekiyor. Ahmet, Sarıgüzel’de annesiyle yaşıyor. Başka kardeş mardeş bilgisi yok. Babası önceden ölmüş. Saf, temiz bir Anadolu delikanlısı. Ömer Lütfi Akad’ın elinden çıkan aynı yılın yapımı Vesikalı Yarim’deki Halil gibi sert tavrı, egosu da yok. Sadece ikisi de doğma büyüme İstanbullu. Bu filmde taraflar bekar olduğu için yasak bir aşk da söz konusu değil. Bu durum da ruhumuzu okşuyor tabi. Annesi Hanife Hanım. Ana oğul kendi yağlarıyla kavrulup gidiyorlar. Tek sıkıntı Ahmet’in arabasının taksiti. O da bitti mi rahat edecekler. Maddi zorluklardan mı bilinmez Hanife Hanım oğluyla konuşurken çorapları onarıyor. Bunun fakirlikle ilgisi var mı, yoksa o yıllarda tüketim kültürü bu kadar yaygınlaşmamış mıydı?
Nilüfer varsıl, bir o kadar da gelenekçi ailenin kızı. Annesi o çok küçükken ölmüş. Babası büyütmüş onu. Halasının Aliye Rona olduğunu görünce annede bulamadığı şefkati onda da bulamayacağını anlıyoruz.
Nilüfer kendi halinde, sessiz sakin iyi bir kız. O kadar merhametli ki; Şoför Ahmet’e ıslanmasın diye paltosunu veriyor. Geri gelen palto üzerine hala ile konuşurken Nilüfer’in hümanist yönüne de şahitlik ediyoruz. Halanın derdi tabi Ahmet’i iğnelemek. Buna karşın Nilüfer; “Dünyaya neden sizin gözlerinizle bakayım? Biz de herkes gibi değil miyiz farkımız ne?”

Devam eden günlerde fakültenin önünde karşılaşmalar, karbüratör tamiri, yağmurlu havalar, İstanbul’un gezilecek çok yeri olması üzerine sohbetleri. Bu arada Ahmet’in Nilüfer ile karşılamadığı zamanlar genç adam için adeta işkence. İstanbul’un Sirkeci, Kasımpaşa, Tophane gibi ilçelerine gitmek isteyen yolcuları aynı dolmuşa toplayan Ahmet yolcuların; “Sigarayı bırakmış galiba. Konya’ya müşteri çıksa alacak” şeklinde çıkışmaları bu hüzünlü film içerisinde bizi güldüren detaylar arasında yer alıyor. Nilüferle arabada konuşurken Ahmet’in yediği cezaya üzülmemesi, arabasını heyecanla yıkatması, paltonun cebine koyduğu kağıt, başladıkları geziler, keşkek tarifi hep kısa sürecek mutluluktan küçük kesitler içeriyor. Tabi bizim aşıklar film boyunca çok da mutlu olmuyorlar. Nilüfer cam kenarlarında, Ahmet ile Abdi ile meyhanede. Efkarın çaresi bir ufak ile palamut tavaymış. Denemesi bedava lafın gelişi diyen Abdi; Ahmet’in derdini anlatmasından sonra ki bu sahneleri görmüyoruz, “Bu derdi bir ben bilirim. Ah şuranın dili olsa da konuşsa. Bir dert ki bir ay ağzıma lokma koymadım diyim anla. Uzaktan gölgesini seçsem dizlerimin bağı çözülürdü. Garip Abdi derdini kime anlatsın” diye kendi gönül yarasını kaşıyor.

Yağmur filmde adeta bir oyuncu gibi. Rahmet diyor Nilüfer yağmur için. “Acı verse de rahmet”.

Aşkın en saf, en temiz hali demiştik Kader Böyle İstedi için. Nilüfer ile Ahmet’in aşkı belki o yıllar için dahi ütopik olan bir aşk. Aşkı teklifsiz, saf ve temiz bir biçimde bir o kadar da derinden yaşıyorlar. Ahmet daha ilk günlerden itibaren ilerisini düşünüyor. Nilüfer’e keşkek tarifi verirken; bir gün yemek yapmayı öğrenmek zorunda kalabileceğini imasında bulunmasından bunu anlıyoruz. Nilüfer de Ahmet’i o kadar seviyor ki Ahmet’e “kaçtığında” müstakbel kayınvalideyle keşkek yapıyorlar. Ahmet o kadar beğeniyor ki; annesininkinden ayırt edemiyor. Zaten annesi ile Nilüfer’i de ayırmıyor. Varı yağı, nefes alışı hep ikisi. Genç adam şoförlük yaparak ikisi için yaşayacaktı. Gül gibi geçinip gideceklerdi.

Aşkın saflığı, teklifsizliği

Filmde saf, temiz bir aşk var demiştik. Bu aşk bir o kadar da teklif ve hiçbir hesap üzerine kurulu değil. Ego yok o aşkta, sen ben kavgası yok. Ahmet Nilüfer’e yaşayacağın hayattan korkmuyor musun diye soruyor. Nilüfer ise tüm şartlara uyum sağlamış çoktan. Hanife Hanım Ahmet arabanın taksitlerini ertelediğini söylediğinde Hanife Hanım’ın kızı için de masraf yapacağını belirtiyor. Nilüfer de Masum bir şekilde; “Ben bir şey istemem” diyor ki; Türk gelinlik müessesine hiç uygun olmayan bir yaklaşım. Galiba bu yüzden Hanife Hanım; Ben ele güne karşı Hanife Hanım’ın gelinini üstü başı eksik dedirtmem” diyor. Hanife Hanım ile Nilüfer daha ilk görüşte birbirlerine ısınmıştı. Aralarında geçen Anne diyebilir miyim? Kızım değil misin diyaloğundan bunu anlıyoruz.

Filmde açıkça belirtilmemiş ama galiba Ahmet de Nilüfer de birbirlerinin ilk aşkı. Yerinde olmayan bir tespit değil bu. Aralarında kuvvetli bir sevgi olmasına rağmen ki; bunu kararlılıklarına bakarak söyleyebiliriz. En samimi halleri sarılma. Ormanda yalnız kaldıklarında bile sımsıkı sarılıyorlar sadece. Öyle aralarında bir öpüşme vs. yok. Türk seyircisi bu sahneleri sevmediği için Ömer Lütfi Akad çekmek istememiş olabilir. Zira Vesikalı Yarim’de de Sabiha ile Halil arasında da hiçbir şekilde cinsellik kokan bir sahne yok. Nilüfer Ahmet’in evine geldikten sonra laf çıkmasın diye Ahmet arabada kalıyor. İşte bu aşkı, bu filmi bu gibi detaylar gözümüzde kutsallaştırıyor.

İkisi bir arada olunca

Hikayede bir çatışma muhakkak olacaktı. Ancak Önder Somer ile Aliye Rona’nın bir arada oynaması bu çatışmanın çok çetin olacağının ipuçlarını bize veriyor. Önder Somer, Halit Ramazanoğlu. Nilüfer’in nişanlanmak durumunda kaldığı genç diyebiliriz kısaca. Hala, baba, enişte hepsi bu evliliği istiyor. Nilüfer hariç. Ahmet’i görmese de Halit’i pek seveceğini sanmıyoruz. Çünkü Halit Nilüfer’i zorla götürürken yolda hatta havaalanında bile müstakbel kayınpeder ile faiz nispeti, ihale, Ankara gibi kelimelerin içinde bulunduğu diyaloglar içerisinde. Nilüfer’i umursamıyor. “Ramazanoğlu İstanbul’a kız almaya gitti, eli boş döndü’ dedirtmem kimselere ben” diye bir cümle kuruyor. Mesele gurur…

Halanın evliliğe, kadına bakışı da ataerkil. Yüzükler takılınca Nilüfer’in okula gitmesi karşısında “o artık bizden çıktı” diyor. Nilüfer nişanlısına soğuk davranınca da; “Gül, yılış demiyorum. Bize yakışmaz. Ama yarın bir gün kocan olacak” diyor. "Sonra babanı düşürsün. Birlikte iş yapıyorlar sonuçta" deyince bu evliliğin gerçek sebebini anlıyoruz. Ayrıca halanın yüzükler takılınca Nilüfer’e; “Fakülteyi de unutursun” demesi de kadın eğitimine verilmeyen önem açısından bizi üzüyor. Herkes genç aşıklara karşı ama Turgut Boralı gibi müşfik bir enişte var. Nilüfer’in yanında çok yer alıyor. Nilüfer yatağında üzgün bir şekilde otururken; “Kızım çok mu bedbahtsın” deyişi var ki; insanın ağlayası geliyor. Halaya karşı Ahmet’i de yine müşfik enişte korudu. “Bırakalım da o ite mi varsın” deyince. “Niye it olacakmış… Bizim neyimiz var fazladan. Tüccarız sözde. Ali’nin külahını Veli’ye. Yaptığımız bu… Haklı kız. Vallahi de haklı” cümlesini kuran yine müşfik enişte. Nilüfer’i zorla eve getirdiklerinde kapı da Nilüfer Ahmet’i görünce duraklıyor. Müşfik enişte de artık pes ediyor ya da durumun ciddiyetini kavrıyor; “Çocukluk etme kızım. Ona en büyük fenalığı yapmış olursun” diyor ama Nilüfer kararlı. Filmin ana metaforu yağmurlu bir akşamda Sarıgüzel’de Şoför Ahmet’in evi nerede diye soruyor. Arabanın içinde Ahmet’in kendisini gördüğü sahnede; “Düşündüm de İstanbul’un gezilecek daha çok yeri var diye gelişine hüsn-ü talil yapması da naif bir detay. Nilüfer söz dinler olmuştu ama bir yere kadar onun sabrı da. “Gitmeyeceğim. Bir yere gitmem. İlle götüreceğim derseniz ölümü götürürsünüz. Zaten götüreceğiniz yer bir mezarlıktan farksız… Çocukluğumdan beri duyduğum sözleri yeniden dinleyeceğim. İş-para, iş-senet, iş-pamuk, iş-faiz, iş-haciz. Başka bir şey duymadım evde” derken Nilüfer’i kararlı görüyoruz.


Bu kararlılık mutluluk getirmiyor ama. Zaten filmin adı “Kader Böyle İstedi” Ama Nilüfer ile Ahmet arabayı uçuruma sürüklenen araba ile kaderin üstüne bir kader yazmış oluyorlar. İyi mi yaptılar, bilmiyorum. Filmin her bitiminde acaba Nilüfer’e Sarıgüzel’deki hayatı zor gelir miydi, bıkar mıydı, alıp başını gider miydi diye düşünmeden edemiyorum.





aysenazan avatar aysenazan 20 Kasım 2017 12:12:31

9

Planet Türk'te sürekli yayınlanması sonucu mudur bilmem en sevdiğim yeşilçam filmleri arasına girmeyi başardı. Kaç kere izlediğimi hatırlamıyorum. İzlemeye de devam ederim. Çünkü insana gerçekten bazı zamanlar iyi geliyor. Filmde, "acı verse de rahm et, mutluluk verse de rahmet" olarak nitelendirilen yağmur da adeta bir başrol oyuncusu kadar önem taşıyor. Nilüfer Koçyiğit oyunculuğundan çok masumluğu ve duruluğu ile dikkat çekiyor. İzzet Günay gerçekten çok yakışıklı ve temiz, işinde gücünde mahalle delikanlısı rolünü çok iyi oynamış. Beni filmde etkileyen en önemli detay; Ahmet ve Nilüfer'in aşkındaki teklifsizlik ve samimiyet. Kaybetme korkusunun olmadığı, kartların açık olarak oynandığı, saf ve temiz bir aşk. Ahmet'in annesi Hanife Hanım ile Nilüfer birbirlerini öylesine sıcak bir şekilde kabulleniyorlar ki. Öykü klasik ama Ömer Lütfi Akad bu klasik öyküye dahi öyle bir farklılık katmış ki; filmi belki bu kadar da izleten bu. Sarıgüzel'de bir mahallede yaşayan temiz insanlar. Filmin adı da zaten böyle insanların boyun eğme sürecine uygun. Günümüzü geçelim belki o yıllarda bile yaşanması imkansız, egonun olmadığı bir aşk. Kısacası damakta tat, yüzde burukluk bırakan eski İstanbul görüntüleri ve yağmur eşliğinde daha da anlam kazanan bir film.

KartalTibetTutkunu avatar KartalTibetTutkunu 21 Haziran 2017 09:35:33

Bence bir Lüfi AKAD yönetmen başarısı ve Safa ÖNAL
senarist yazım meziyeti ölümsüz bestekar Suat SAYIN
bestesi Belkıs ÖZENER müthiş yorum "Sende Buldum
Neşeyi // Aşkı Senle Yaşadım // Bilseydim Ayrılık Var //
Sana Hiç Bağlanmazdım şarkı nağmenin film konsept
bütünleşmesi harkulade esas oyuncuların fizik-i oyun
dillendirim biçim uyumu ahenk Aşkın onmaz efkarını
nedenli izleyiciyi hissiyat olarak geçmekte yeşilçam'ın
masum prensesi Nilüfer KOÇYİĞİT ile yegane komlike
aktörde İzzet GÜNAY dan "Vesikalı Yarim" evsaf insani
duyguyu ayuka çıkaran taş kesili duyguları törpüleyen
en naif en nadide melodram bir film olarakta baş tacı

aysenazan avatar aysenazan 12 Haziran 2017 09:18:52

9

Neredeyse her pazar akşam veya akşamüstü saatlerde Planet Türk'te yayınlanmaktadır. İlgilerine duyurulur.

ZekiFilm avatar ZekiFilm 06 Haziran 2017 23:24:38

10

Çok güzel bir film...İzzet Günay o kadar ustaca oynamış ki...Rolünün hakkını fazlasıyla vermiş.Nilüfer Koçyiğit sade ve doğal.Ve eski İstanbul..Ve 1940 model Plymouth P 10 Deluxe.Selendirmeler mükemmel.Tekrar tekrar izliyorum.

Yandex.Metrica