Yeni Site Hakkındaki Yorumlarınızı
Bize Bildirin!

İstanbul Geceleri

İstanbul Geceleri

8,09

(8 kişi yorum yaptı)

2012-07-31 16:31:59 9 Nisan 1950 Komedi Müzikal Dram Komedi, Müzikal, Dram

Yönetmen: Mehmet Muhtar Mehmet Muhtar

Ülke: türkiye

Oyuncular: Kadri Şençalar, Selahattin Pınar, Ahmet Üstün, Abdullah Yüce, Mustafa Çağlar, Suzan Güven, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Zenne Necdet, Nimet Tanrıöver Devamını Gör...

Konusu : ‘Light Cavalry’ Operasının uvertürü (1866) (Franz von Suppe) ve Haydarpaşa Garında Kayserili iki köylü.. Pamukoğullarından Şaban ; “Amanın Recep, şu evin yüksekliğine bak. Yukarı bakarken insanın şapkası düşecek neredeyse.” Kadıoğullarından Recep ; “O ev değil istasyon binası. Hem burada onların daha yüksekleri varmış.” Film, ‘Bir Trenin La Ciotat Garına Girişi’ne (1895) (Auguste ve Louis Lumiere) benzer şekilde başlıyor. Şaban ve Recep, arkadaşları Ramazan’ı İstanbul’a yolcu etmeye gelmişler. Üç ahbap çavuş hareket saatine kadar birer tek atmaya kalkınca olanlar olur. Lokantada.. Recep ; “Ramazan be, İstanbul’dan gelende gayrı bizi beğenmezsin.” Ramazan ; “Yok canım öyle şey olur mu hiç?” Şaban ; “Bırak, bırak. Bir gün biz de gideriz değil mi Recep?” Recep ; “İnşallah seneye mahsulleri satar, paraları da cebimize koyar doğru İstanbul’un yolunu tutarız.” Ramazan ; “O yürek sizde olsa benimle beraber gelirdiniz. Ama Şaban evliymiş, karısından ayrılamazmış. Recep de Şaban’dan ayrılamazmış, falanmış filanmış. Bu gidişle sizin buradan ayrılacağınız yok vesselam.” Ama, olmaz denen şey olur ve trene yetişmeye çalışırlarken, o karışıklıkta Ramazan peronda kalır, diğerleri İstanbul’a gider. Şaban ; “Neyse güç halde yetişebildik.” Recep ; “Lan Şaban, biz ne halt ettik ülen. Trene Ramazan’ın yerine biz bindik.” Kısa süren bir şaşkınlıktan sonra “hazır trene binmişken, fırsat bu fırsat İstanbul’a kadar” uzanırlar. İstanbul.. 1945’te 1 milyon 78 bin olan nüfusu, filmin çevrildiği yıl 1 milyon 166 bin olmuş. 5 yılda 90 bin. Şimdilerde aylık artış bunu aşıyordur. Ama ne Şaban ne de nispeten daha açıkgöz olan Recep bu konuyla ilgili. [Nerede kaldı, yerini ve adını (zamanın dergilerinde ‘Korea’ diye geçiyor) bile bilmediğimiz Kore’ye coşku ile gidiş nedenimizi düşünsünler.)] Tüm arzuları bir otele (onlar ‘han’ diyor) yerleşip ‘çalgılı tiyatroları görmek’. Otel görevlisi ve Refik’in konuşmaları.. Refik ; “Bize ‘gene’ bir kısmet var mı?” Kâtip ; “13 numaraya iki arkadaş geldi. İkisi de tam bal alınacak çiçek.” Kimliklerinden gerekli bilgiyi öğrenen Refik, kendisini Şaban’ın amca çocuğu olarak tanıtır.. Şaban ; “Yanlış olacak, Ahmet emmimin oğlu yoktu ki.” Refik ; “..O uzun hikâyedir. Babamın yani amcanın İstanbul’da bir karısı daha vardı. Fakat bunu kimse bilmezdi. İşte ben amcanın buradaki karısından dünyaya gelmişim.” Selma ve Mine de güzellikleriyle bizimkilerin başlarını döndürüp oyunu kolaylaştırıyorlar. Refik, sanki bir üçüncü kişi onunla ortak olmak için çok arzuluymuş gibi olayı şöyle anlatıyor ; “Efendim, bir amerikan firmasının mümessilliğini alacağım da 30 bin lira lazım. Bende de ancak 20 bin lira var. Bu herif illa ‘sana 10 bin lira vereyim de beni ortak al’ diye tutturmuş.. Güvenilir adam değil beyim. Sonra, bu işte ayda en az 4-5 bin lira kâr var. Ne diye yabancılarla ortak olup elin adamına hisse vereyim.. Mamafih, candan birisini bulacak olursam ortak olacağım.” Amca oğlunun(!) “Hele şu işi bir yol anlat Refik” demesinden yaşanacaklar belli gibidir. Muhtara çiftliğin satılması için bir mektup yazılır. Henüz para gelmemiş ama Şaban, olmayan şirketin müdürüdür(!) artık. Bu arada onlarla, İstanbul’un şarkılı türkülü yerlerini dolaşırız ; Hamiyet Yüceses’ten [‘Ne Yamandır’ (Şakir Ağa) ve ‘Yesin Onu Ninesi’] ; Müzeyyen Senar’dan [‘Meftunun Oldum’ (Ahmet Mithat Efendi) ve ‘Ferayi’] ; Abdullah Yüce’den ‘Bu Ne Sevgi Ah Bu Ne Istırap’ ; Ahmet Üstün’den ‘Gül Kokulu Saçların’. Bir başka gazino. Sahnede 18-19 yaşlarında ‘Petite Fleur’ (1952) (Bechet) gibi bir genç kız ; Rüçhan Çamay. Piyano, trompet ve bateri eşliğinde inanılmaz güzellikte iki şarkı söylüyor ; ‘Again’ (1949) (Lionel Newman / Dorcas Cochran) ve “A, You’re Adorable (The Alphabet Song)” (1949) (Buddy Kaye / Fred Wise / Sidney Lippman). Trompeti ile izlediğimiz Müfit Kiper, 60’larda kendi adıyla bir orkestra kuracak ve Tanju Okan, Vasfi Uçaroğlu gibi sanatçılarla çalışacaktır. Filmde yeterince işlenmemiş bir ‘gönül macerası’ var ; Selma’yı bir türlü unutamayan eski sevgilisi Kemal’in aşkı. Ta 1720’lerden ‘Air on the G String’ (Johann Sebastian Bach) (Üç numaralı Süit, Re Majör, BWV 1068) melodisini dinlediğimiz sahnede babası şunları söylüyordu ; “Ne yüzle geliyorsun karşıma anlamıyorum.. Hiç düşünmedin mi Kemal, artık herkes bana ‘işte çalıştığı yerin kasasını soyan gencin babası’ diyecek.. Hem de (seni) kim ihbar etmiş biliyor musun uğruna şerefini, namusunu feda ettiğin kadın ; Selma.” Delikanlı, bir de sevgilisinin Mehtap Barda başkalarıyla beraber olduğunu duyunca onu öldürmeye kalkar. Arkadaşı engel olmaya çalışınca yanlışlıkla Şaban vurulur. Ölmeden önce Recep’e şunları söylüyor ; “Gayri benim gideceğim yer belli oldu. Sen köye var, çoluk çocuğa mukayyet ol.” Filmin afişinde “Ağlatmayan Türk Filmi” yazıyor. Ama, Recep’in mezarlıkta söylediklerine içlenmemek elde değil ; “Şaban kardeşim..neyimizeydi bizim, İstanbul’un bilmediğimiz alemlerine dalmak. Karın dünya ahret hemşirem, çocukların benim çocuklarımdır. Sakın gözün arada kalmasın. Rahat uyu sen. Ben köye dönüyorum. Arada gene İstanbul’a geleceğim, fakat seni ziyarete. Sonra gene köyümüze dönerim. Bizim yerimiz orasıdır. Kim derdi ki bu rüya böyle bitecek.” (Yazan : Murat Çelenligil)



Maviprens

18 Kasım 2013 03:09

Büyük şehire 2dk da gelsen başın beladan kurtulmaz

Cevap Yaz

Senden Başka

30 Eylül 2012 18:12

Köylerinden yanlışlıkla trene binip İstanbul ‘a gelen iki dostun maceraları, onları tuzağa düşürmeye çalışan kumpasçıların önce tuzağına düşseler de durumun farkına varmaları uzun sürmez. Dolandırıcılara, onların tuzağıyla karşılık verirler. O zamanların İstanulunun, masal gibi geceleri, müzikli tiyatroları, eğlence diye bunu denir, cinsinden. Neler yok ki birbirinden değerli bülbül sesli sanatçıların sahneleri, gösteriler, komedi, dans, derken o beklenmeyen son, senaryoyu ben yazsaydım yanlışlıkla bindikleri trene belki kovalanarak ta olsa kıl payı yetişmeleri, ölümden kurtulmaları olurdu. Geride kalan arkadaşının dediği gibi kim derdi ki sonlarının böyle olacağını bu maceranın böyle biteceğini. Birbirinden kıymetli sanatçıların olduğu, o zamanların tavrını, konuşmalarını, görgülerini anlatan, kıymetli bir film seyrettim.

Cevap Yaz

emresiyahoglu

16 Ocak 2010 20:47

1950'li yılların ses sanatçılarını ve komedyenlerini bir araya getiren müzikal bir komedi.

Cevap Yaz

leyneli48

13 Aralık 2009 16:35

60yıllık mazisi olan bi film.o zamanın sinema ve ses dünyası birleşmiş çok da iyi olmuş

Cevap Yaz

enigmacuture

19 Mart 2009 13:15

istanbul ve gece hayatı bu filmde güzel işlenmiş.

Cevap Yaz

müsteşar

29 Aralık 2008 20:27

bu film elinizde varsa eğer lütfen mesaj yazın. iletişime geçmek geçmek isterim..

Cevap Yaz

Murat Çelenligil

8 Temmuz 2007 19:18

Vapurla İstanbul Boğazını geçen iki arkadaş.. Şaban ; “Recep, şuranın haline bak. Dümdüz yere suyu doldurmuşlar. Ne güzel olmuş değil mi? Ama bu suyu buraya doldurmasalardı da herkes davarını otlatsaydı daha iyi olmaz mıydı?” Recep ; “İlahi Şaban, bu suyu buraya insanlar doldurmamış. Burası denizdir.” Jenerikteki ‘Ah Güzel İstanbul’ (Kadri Şençalar / Vecdi Bingöl) şarkısı ile seyrettiğimiz Yeni Camide, filmin çevrildiği o yıl, ezan tekrar Arapça okunmaya başlıyor. Recep ve Şaban, İstanbul’a cepleri para dolu olarak ‘vur patlasın çal oynasın’ için gidiyorlar. Çok kısa bir süre sonra başka ‘Recepler ve Şabanlar’ bu kez boğaz tokluğuna bir iş bulabilmek umuduyla gelecekler. Onları götürecek olan tren “L’arrivee d’un train en gare de la Ciotat”dan (1895) (Lumiere Kardeşler) farklı olarak, gara sol taraftan geliyor. Ramazan, arkadaşlarının ‘birer tek atma’ önerisini “Ayrılırken sizi kıracak değilim ya. Bilirsiniz, kafanızı kırarım da gene kalbinizi kırmam” diyerek kabul ediyor. Trenin hareketi, bir sanatçının çıkardığı ‘çuf çuf’ sesi ile verilmiş. Vapura biletsiz bindikleri ve ‘lüx’ yerde oturdukları için 88 kuruş ödemek zorunda kalırlar. Şaban “Desene Recep İstanbul’a gelir gelmez ‘lüküs’ olduk” diyor. Sonradan yere tükürdüğü için de 10 lira ceza verecektir. Müzeyyen Senar’ın ismi jenerikte Müzeyyen Senar Işıl olarak yazılmış. Sol üst göz dişi, o zamanki modaya uygun olarak altından. Yine Jenerikte ; Eşya (Dekor demek isteniyor. Arapça ile Fransızca arasında kalıyoruz.) Necdet İnce. Komedyen Zıt Kardeşler, o yıllardaki kömür kısıntısıyla (aile başına 750 kilogram) dalga geçiyorlar. Refik’in annesi rolündeki Zenne Necdet’i biraz daha seyredebilseydik. Bir sahnede Mine’nin arkadaşına olan ilgisini kıskanan Şaban “Recep Allah’ın kulu da, ben keçi kılı mıyım” diyor. 50’li yıllarda, cumartesi günleri, Rüçhan Çamay’ın radyodaki konserleri büyük ilgi görüyordu. Filmde söylediği ‘Again’ şarkısı ; “Again, this could happen again // This is that once in a lifetime // This is the thrill divine // What’s more, this never happened before // Though I have prayed for a lifetime // That such as you would suddenly be mine.” Yine Rüçhan Çamay’ın söylediği “A, You’re Adorable (The Alphabet Song)” ; “A- you’re Adorable // B- you’re so Beautiful // C- you’re a Cutie full of Charms // D- you’re a Darling and // E- You’re Exciting and // F- you’re Feather in my arms // G- you look Good to me // H- you’re so Heavenly // I- you’re the one I Idolize // J- we’re like Jack and Jill // K- you’re so Kissable // L- is the Lovelight in your eyes // M-N-O-P- I could go on all day // Q-R-S-T- Alphabetically speaking you’re OK // U- made my life complete // V- means you’re Very sweet // Double-U-X-Y-Z. // It’s fun to wander through the alphabet with you // To tell you what you mean to me.” Yorum o kadar başarılı ki herhalde başka ülkelerden bile dinlemeye gelen olmuştur. Komik bir sahnede, Müdür(!) Şaban sekreterine mektup yazdırıyor.. Şaban ; “Kardeşim Mister Simit, evvela mahsus selam ederim.” Sekreter bu kısmı, daktilonun ‘tak tuk’ fırtınası ile 25 saniyede yazınca “Kızım, ben iki çift laf ettim sen bir araba yazıyorsun” diye şaşkınlığını belli ediyor. Şaban devam eder “Evvela mahsus selam edip hatırı şerifinizi sual ederim. Bu taraftan sual olunursa cümlemiz afiyetteyiz.” Sekreter bu kısmı 4 tuş darbesi ile bitirince gene şaşkınlıkla “Kızım bu kadar lafı 2 tık tıka nasıl sığdırdın” diyor. Şaban ; “Kayseri’den 30 bin ton şamfıstığı gönderiyorum.” Sekreter ; “Aa, benim bildiğim şamfıstığı Antep’te yetişir.” Şaban ; “Senin aklın ermez, Antep’ten toprak getirmişler Kayseri’de yetiştiriyorlar. Yaz, Mersin’den 30 bin ton kok kömürü..” Sekreter ; “Aa, söylemeyeyim diyorum ama dayanamıyorum. Peki, Mersin’de de kömürü Zonguldak’tan getirdikleri toprakla mı yetiştiriyorlar?” Filmi çevrildiği 1950 yılındaki olaylar kahramanlarımızı hiç ilgilendirmiyor ; Kıbrıs mitingleri ; Genel seçimler ; Kore’ye asker gönderilmesi ve bunu eleştiren Barışseverler Derneği kurucularının mahkûm olmaları (Meclis kararı aylar sonra alınacaktır) ; Nüfus sayımı. Onlar için varsa yoksa ‘çalsın sazlar oynasın kızlar’. 20-30 yıl sonraki gençlerden çok farklılar. Refik, kahramanlarımızı ‘mandepsiye bastırmak’ için ‘dürüstlüğü’ bile kullanır ; “Şaban, benden sana nasihat, bilmediğin işe paranı yatırma. Ne olur ne olmaz. Sonra bir dolandırıcıya rastlarsın, burası İstanbul’dur belli olmaz.” ‘Gurbet Kuşları’ (1964) filminde Tahir Bakırcıoğlu da ailesine öğütler veriyordu “İstanbul esnafından bir yumurta mı alacaksın, gör bak sarısı içinde mi.”

Cevap Yaz

cinedev

30 Kasım -1 00:00

donemin butun ses sanatcilarini izleyebileceginiz ve donemin beyoglu eglencelerini ilk stand-up gosterilerini bulabileceginiz hos bir film.

Cevap Yaz
Yandex.Metrica