Yeni Site Hakkındaki Yorumlarınızı
Bize Bildirin!

Hıçkırık

Hıçkırık

8,15

(11 kişi yorum yaptı)

2012-07-31 16:31:59 1 Ocak 1970 2 Saat 7 Dk Dram Duygusal Dram, Duygusal

Yönetmen: Atıf Yılmaz Atıf Yılmaz

Ülke: türkiye

Oyuncular: Feridun Çölgeçen, Leman Akçatepe, Nejat Saydam, Lebibe Çakın, Osman Zıt, Fatma Bilgen, Dursune Şirin, İhsan Aşkın, Yetvart Yeretzyan, Muazzez Arçay Devamını Gör...

Konusu : ‘Hüseyni Makamında Ney Taksimi’. Filmin, 4 dakika süren en uzun sahnesi. Kızına, 18 yaşına geldiğinde verilmek üzere yazdığı mektup; “Yavrum! Bu mektup eline geçtiği zaman annenin kemikleri çoktan çürümüş olacak. Seni hayatından fazla seven ve sana hasret ölmenin ıstırabı içinde kıvranan annen bu satırları ağlayarak yazıyor… Ben çok talihsiz bir kadınım yavrum. Gönlümün arzularından ziyade bağlı olduğum hüküm ve nizamların çerçevesi içinde yaşadım. Saadet ve refah içinde kan ağladım, kan tükürdüm. Sen bana benzeme Handan. Her şeyden önce gönlüne tabi ol. Ancak hakikaten sevdiğin, ölesiye arzuladığın adamla evlen… Bu uzun boylu, kumral bir Hariciye memuru (kitapta ‘uzun boylu, sarışın ve güzel bir subay’) olursa ruhum istirahata erişecektir. Hasretini çektiğim o parlak neşeli gözlerini öper, saadetler dilerim yavrum. Tanrı seni korusun.” Aynı adlı romanın (1936) (Kerime Nadir) (20. Basım-1971) (İnkılâp ve AKA Kitabevleri) ilk ve siyah beyaz çevrimi. Jenerikte ‘Hamlet Overture- Fantasia, Op. 67a’. (İlk bir buçuk dakikası) (1888/91) (Pyotr Ilyich Tchaikovsky). Öykümüz Adapazarı’nda ‘yağmurlu ve soğuk bir kış gecesi başlıyor’. İlkokul çağındaki Kenan’ın annesi ölmüş. Gelen doktorun dediği gibi “Mukadderata boyun eğmek lazım.” Ama hizmetçi Perver dışında kendisiyle ilgilenen yok. Babası, Eşraftan Susamizade Safi Bey de üzgündü. “Günler durmadan geçiyor ve her yeni gelen gün babamın bana karşı olan sevgisini biraz daha azaltıyordu.” Aralarında, ikisinin de anahtarına sahip olmadığı bir kapı var sanki. Zaten ilerde gerçek babası olmadığını anlayacağız. “Babam eski babam değildi artık. Öksüzlüğüm talihsizliğimin başlangıcı olmuştu. Böylece aylar (romanda ‘4-5 ay’) geçti. Bir öğle vakti mektep dönüşünde…” Safi Bey konuşmak istiyormuş. “Uzun zamandır seninle alakadar olamadım” diye başlar. Sonrasını tahmin etmek zor değil. ‘Yeni bir anne’. Ölenle ölünmüyormuş. Çocuğun rızası olamadan böyle bir şey yapmak istemezmiş. “Seni eski annenden daha çok sevecek yeni bir anne, O’ndan daha güzel bir anne” laflarından bir ay sonra üvey anne Leyla geliyor. İlk işi Kenan’ın odasını tavan arasına taşıtmak olur. Daha birkaç gün olmasına karşın ‘bu yumurcaktan bıkmış usanmış’. Üstelik ‘elin piçlerine dadılık edemezmiş’. Kocasına “Hem neden bu çocukla alakadar oluyorsun anlamıyorum... Babası da değilsin” diye bağırıyordu. Azapla geçen bu günlerde Kenan bir resim bulur. Talihsiz annesi gelinlikler içinde fakat yanında tanımadığı ‘genç bir zabit’ vardı. Gerçek babasıymış. Filmde daha fazla bilgi verilmiyor. Fotoğrafı sakladığı için Safi Bey’den dayak (1 tokat, 10 tekme) yer. ‘Yezit, küstah, nankör köpek, evimde yılan beslemişim’ hakaretleri de cabası. Ertesi gün ‘mektebe gidişi adeta sürüklenerek’. Daha fazla dayanamaz ve derste bayılır. Sınıf öğretmeni filmin bir sürprizi; Yönetmen yardımcısı Nejat Saydam. İstanbul’dan ziyaret için gelen akrabası Muhip Azmi Bey’e çocuğun durumunu anlatır. Kenan en iyi talebesiymiş. “Safi Bey’in üvey oğlu. İşin garibi çocuk galiba bu hakikati bilmiyor. Adamı öz babası sanıyor. Annesi de 4-5 ay evvel ölünce çocuk üvey babanın elinde kaldı. Birkaç ay önce bir de üvey anne geldi eve.” Yaşlı misafirin bir kızı var ama ‘akıllı, çalışkan, terbiyeli bir de oğlu olsun istermiş hep’. Sonunda ailenin rızası ile Kenan’ı İstanbul’a götürmesine karar verilir. ‘Nihavent Makamında Taksim’. “Ertesi sabah evden ayrıldım. Bu, tahmin ettiğim kadar kolay olmadı.” Çocukluk yıllarının bin bir hatırasını saklayan duvarlar, annesinin öldüğü ev, sonsuz şefkati ile Perver. Hepsine elveda. Trenle giderken önünde yepyeni ve meçhul bir âlem vardı. (Haydarpaşa değil de Sirkeci Garı’nda inmelerinin nedeni anlaşılmıyor). Azmi Bey’in karısı ölmüş. Kızı 12 yaşında. Ev (çekimler Hidiv Köşkü’nde yapılmış) biraz kalabalık. Kendisini göremeyeceğimiz büyükbabası ile büyükanne Lebibe Çakın da orada. Vesime ve Arap Dilber Bacı ev işlerine yardım ediyor. Romanda olmayan bahçıvan Tombul Şaban filmin neşe kaynağı. İri yeşil gözlü Nalân ‘yeni’ kardeşini hemen benimsemiş. Oyun oynarken, salıncakta sallanırken koruyup yardımcı oluyor. Adapazarı’ndaki işkence dolu hayat çok gerilerde artık. 8-10 dakika ötede Kudsi Baba’nın kulübesi var. Sık sık oraya gidip yaşlı adamın çaldığı neyi (ve romanda anlattığı hikâyeleri) dinliyorlar. ‘Uşşak Makamında Ney Taksimi’. Bu ermiş ihtiyar, sihir üflüyordu sanki. “Gittikçe yükselen nameler duvarlara çarpıyor sonra açık pencereden gökyüzünün sonsuzluklarına doğru yükseliyordu.” Görünmeyen bir el iki çocuğu birbirine doğru itiyormuş. “Nalân’ın narin kolunun vücudumu sardığını hissettim. Başım O’nun omzuna düştü.” Gözlerinden süzülen saadet yaşlarını birbirine karıştırıyor. ‘Piyano ile Rast Peşrev’ (Benli Hasan Ağa). Nalân’ın, en küçük nedenlerle tekrarlanan rahatsızlıkları da olmasa herkes çok mesut. “Narin bir çiçeğe benziyordu. Hoyratça bir dokunuş, biraz sert esen bir rüzgâr O’nu kırmaya, hasta etmeye yetiyordu.” Küçük kızın davranışlarında kimseye benzemeyen bir eda var. Konuşması, piyano çalışı, her şeyi çok farklı. Bambaşka. Kenan da keman dersleri almaya başlamış. Nalân ile ‘aynı parçaları çalacağı, aynı nameler içinde eriyip kaybolacağı’ için çok sevinçliydi. 6-8 sene sonra. İki güzel genç olmuşlar. Delikanlı İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. Kudsi Baba’ya ziyaretleri aksamadan devam ediyor. ‘Bayâti Makamında Tambur Taksimi’. Orada ‘zaman mefhumu ortadan kalkmış’. Saniyeler saat kadar uzun, saatler saniyeler kadar kısa geliyormuş insana. “Elimin üstünde yumuşak bir sıcaklık hissettim. Nalân’dı. Elimi avucunun içinde sıktı. Gözlerimiz gözlerimizde, ruhlarımız birleşti. Birden yerinden kalkarak duvarda asılı duran eski bir kemana doğru yürüdü. Büyülenmiş gibiydi. Kemanı aldı ve çalmaya (Kudsi Baba’ya eşlik etmeye) başladı.” Sadi Işılay’ın yorumladığı ‘Kemanla Bayâti Makamında Peşrev’. “Çıldıracaktım. Birbirine karışan bu ilahi namelerle harap oluyordum. Bana öyle geliyordu ki Nalân ağzı ile söyleyemediklerini bu içli namelerle anlatıyor, ‘seni seviyorum Kenan’ diyordu. Seni seviyorum. Ulu Tanrım, sen bana acı. Sen bana yardım et.” Kenan da genç kızı dile getiremediği bir aşkla seviyor, başkası ile evlenecek diye ödü kopuyordu. Korktuğu başına gelir. O günlerde Nalân yine rahatsızlanmış. Tedavi için eve gidip gelen Doktor İlhami de kendisini çok beğenmiş, desti izdivacına talip olmuş. “Ne olur ‘evet’ de. Senin sıhhatin, senin hayatın için bütün benliğimi ortaya koyacağım.” (İlginç bir şekilde, filmin sonunda, ‘ölmesi için bütün benliğini ortaya koyacaktır’). Birkaç hafta sonra evlenip (Şişhane Yokuşu, 51 numaradaki) kendi evlerine taşınırlar. Ama nedense damada, çocukların gerçek kardeş olmadığı anlatılmıyor. İlerde bir felakete neden olacaktır bu ihmal. “Hiçbir şey yapmaya, hiçbir şeyi değiştirmeye muktedir değildim. Bütün acıma rağmen olanları tevekkülle karşılamaktan başka çarem yoktu.” Bu acı günlerde ‘sevdiği kızın başkası için hazırlanışından duyduğu ıstırabı kalbinin derinliklerine gömüp her şeyi soğukkanlılıkla seyretmiş’. Zaman, hep olduğu gibi, kudretini gösterir. Kenan “O’nu görmek imkânına sahip oluşum bile beni mesut ediyordu” diyor. Nalân’ın evlilik, hatta ‘hamileliğine’ alışmış. İlhami, çocuk erkek olursa Peyami adını düşünüyor; “Kız olursa, bak ona karışmam. Onu da siz bulun.” Handan ismini kahramanımız bulur. Sonraki konuşma romanın bir özeti. Ama Handan-Kenan evliliğine cesaret edemediği için filmde laf ebeliği gibi kalmış. Nalân; “Bu isim nerden hatırına (‘aklına’ demeliydi) geldi?” Kenan; “Bilmeyecek ne var, Nalân’ın ağlattığını Handan güldürür.” Nalân; “Olabilir. Kızım büyüdüğü zaman sana veririm.” 5 sene sonra Nalân bir sürpriz yapar. İlhami, Sıhhiye Müfettişliği’ne tayin edildiği için aylarca Anadolu’ya gidecekmiş. Genç kadın da kızı ile beraber babasının evine gelmiş. ‘Şedaraban Saz Semaisi’ (Tamburi Cemil Bey). Nalân piyano, Kenan keman çalıyor. “Mesut günler geri gelmişti. Bütün sevdiğimiz şeylere tekrar kavuştuk. Musiki saatlerimizin bizi saran eşsiz büyüsü tekrar ruhlarımızı kaplamış, kalplerimiz arasında gizli bir yol bulmuştu. Bana öyle geliyordu ki Nalân da ben de birbirimize söylemek istediklerimizi ancak bu lisanla, bu ilahi namelerle söyleyebiliyorduk. Ancak bu saatlerde birbirimizi daha iyi anlayabiliyoruz.” ‘An Der Schönen Blauen Donau, Op. 314’ (1866) (Johann Strauss II). Bu kez Kenan’ın salladığı salıncakta ana kız var. ‘Kaiser-Walzer, Op. 437’ (1889) (Johann Strauss II). Fransızca (romanda ‘piyano’) hocasının (kitapta ‘Janet’) kızının düğünü (romanda ‘nişanı’) varmış. Oraya giderler. Belkıs Fırat (sonradan ‘Dilligil’) ve Feridun Çölgeçen de konuklar arasındaydı. Dans sırasında Nalân bayılır. O gece ağzından ilk kez kan geliyor. Kocasının arkadaşı Doktor Afif Bey tedavisi ile ‘meşgul oluyordu’. Bir gün Kenan, dayanamayıp, bu kanlı dudakları öper. Romanda “Senin hasta kanın benim güneşimdir” diyor. ‘Sevgisinden emin olup olmadığını’ soran genç kıza “Gözlerimiz bizi yanıltabilir. Belki bir şeye dikkatsiz bakmış, yanlış görmüşüzdür. Kulaklarımız bir söze aldırmamış yahut işitmemişizdir. Ama 15 senenin her gününde ve her gecesinde her dakikasında durmadan seven bir kalp yanılmış olabilir mi” yanıtını verir. Ama Nalân ölmek üzere olduğunu hissediyordu. Delikanlının bir tek kurtuluş yolu varmış; Kendisinden uzak olması. Kenan bunu da denemiş. Arkadaşı Fazıl’ın daveti ile (kitapta ‘dul’ ve isimleri Sacide, Macide olan) kız kardeşlerle buluşmaya gider. Bu başarısız denemeden sonra Nalân’ı ‘sevda denilen hummanın en yüksek nöbetiyle sevdiğini anlıyor’. Üstelik sadece sevda değil kara sevdaymış yaşadığı. O günlerde ‘Hariciye imtihanlarını başarı ile verir’. ‘Saba Makamında Ney Taksimi’. “Son defa olarak Kutsi Baba’nın kulübesine gittik. Ertesi gün Ankara’ya hareket edecektim. Tayin emrim gelmişti. Hayatını kazanmış hür bir adam olmanın sevincini Nalân’dan ayrılmanın acısı gölgeliyordu. Ne yapacaktım O’nsuz nasıl yaşayacaktım.” Başkent’teki 4 aylık stajdan sonra Roma’ya atanır. ‘Şedaraban Makamında Bir Parça’. Ayrılışları bu notalarla. Kenan; “Seni daima düşüneceğim ve seveceğim.” Nalân; “Güle güle Kenan, güle güle. Beni hiç düşünmeyeceğini vaat edersen daha çok memnun olurum”. [Muzaffer Tema, daha cümle bitmeden uzaklaşarak Nedret Güvenç’i zor durumda bırakıyor. Bunun karşılığı, yıllar sonra, ‘Kahveci Güzeli’nde (1968) gelecektir; Nedret Güvenç “Hadi, Nermin” demek için başını çevirince kocası Selim Bey rolündeki Muzaffer Tema’nın öpücüğü havada kalır]. İtalya’ya gidiş trenle. “Kaderim, alın yazım beni başka bir yola götürüyordu.” İstikbalden yana parlak, gönülden yana yaralı bir adım. Sefaret memurlarından Sedat tarafından karşılanır. Candan bir insan. ‘Başka bir memleket, yepyeni simalar’. Bunlar Nalân’ı unutturabilir mi? “Ne gezer. Sen benim damarlarımın içinde, beynimde, kalbimdesin. İnsan, kendisini unutur mu?” Roma’da günler sevdiğinin hasreti ve Napoliten melodi ‘Santa Lucia’ eşliğinde turistik yerleri dolaşmakla geçiyor. [Franco Lazaretti’nin çekimleri Nejat Saydam’ın yönetmen olduğu ‘Aşkın Gözyaşları-Şoför Ömer’de (1959) tekrar kullanılacaktır]. Nalân “Mektuplarında bana karşı duyduğun hislerden bahsetme. Herkesin okuyabileceği şeyler yaz” demişti. Radyoda ‘El Choclo (Kiss of Fire)’ (1903/1952) (Angel G. Villoldo / Lester Allen / Robert Hill). Bir gün, ‘aşkını anlattığı’ ve gönderilmemesi gereken mektubu gönderir, dalgınlıkla. Sakınılan göz misali, İlhami’nin de yardımseverliği tutar. Yorulmasın diye karısına kendisinin okuduğu satırlarda neler yoktu ki. “Sevgilim; Büyük aşkım; Niçin benden uzaktasın; Ellerini uzat, yanıma gel.” Zaten kuşkulanıyordu, iki kardeşin ‘birbirine anormal düşkünlüğünün nedenini anlamış şimdi’. O kızgınlıkla söylemediğini bırakmaz. ‘Kahpe’ bile diyor. Aralarında ‘duygusal yakınlık dışında bir şey olmadığına’ bir türlü inanamıyor. En sonunda beklenen soru gelir; “Handan’ın babası kim?” Daha da acısı var. ‘Aldatılan bir erkek nasıl hareket eder, nasıl cezalandırır gösterecekmiş karısına’. Handan’ı alıp götürüyor. Kin ve kıskançlıkla insanlıktan çıkmış durumda. Birkaç sahne sonra arkadaşına da aynı şeyi söyleyecektir; “Görsün bakalım, aldatılan bir erkek nasıl intikam alır ve nasıl cezalandırırmış.” Muhakkak olan bir şey varsa böyle davranarak ‘karısının ölümünü yaklaştırıyor’. Nalân’ın günleri sayılı. Doktor Afif’ten İtalya’ya bir telgraf çekmesini rica eder; “Ölüyorum... Çabuk gel.” ‘Segâh Makamında Taksim’. Son dakikalarında kavuşmuşlar. Nalân; “Ölmeden önce bir de yavrumu görebilseydim.” Kenan, “Sen ölmeyeceksin, sen ölemezsin!” Nalân; “Bahçeyi görmek, baharın kokusunu duymak istiyorum. Beni balkona götür.” Sevgilisi kucağında soğurken çok uzaklarda bir başka güneş batıyordu. Kitaptaki Kenan 1880’lerin sonunda doğmuş. Evleri Sivas’ta. Annesi öldüğünde 7 yaşındaymış. ‘Namı bütün memleketi tutmuş bir tüccar’ olan babası Susamzade Safi Bey 6 ay sonra tekrar evlenir. Yine iyi dayanmış(!). Filmdeki 2-3 ay sabredebilmişti ancak. Bir süre sonra yaşamındaki sırrı öğrenir. Meğer gerçek babası Ziya Bey, Yemen’de şehit düşen bir yüzbaşıymış. Zamanla üvey annesi ve Safi Bey’in eziyeti başlar. Okula gelen müfettişin bir arkadaşı, Muhip Azmi Bey kendisini evlat edinmek ister. Emekli bir şehbenderin oğlu ve Babıâli’de önemli mevkii olan biriymiş. Bir toprak meselesi için gelmiş Sivas’a. Aile kabul edince hiçbir sorun kalmaz. Romanda bir hata var. “Uzun bir deniz yolculuğundan sonra İstanbul’a geldik (sf. 33)” diyor. Sivas’tan İstanbul’a nasıl bir ‘deniz yolculuğu’ yaptıkları belli değil. Köşkleri Çamlıca’da. Filmdeki Şaban ve Dilber Bacı, romanda yok. Nalân’ın hastalığı bronşit olarak başlar. Sonra zatülcenp ve verem olur. Yine filmden farklı olarak Kenan, Kuleli mezunu bir subay. Anadolu’da D.R. kasabasına ‘süvari alayı sekizinci bölük komutanı’ olarak tayin edilir. Buradaki yaşamı için dokuz sayfa ayrılmış. “Ölüyorum... Çabuk gel” telgrafını aldığında ‘haritanın başına geçerek en kestirme yolu hesaplar’. Uğrayacağı yerleri, hatta konaklayacağı hanları bile ‘tespit etmiş’. Fakat İstanbul’a 16 günde ve Nalân’ın ölümünden bir gün sonra gelebiliyor. Beyin humması nedeniyle Balkan Harbi’ne katılamaz ama Cihan Harbi’nde Kafkas Cephesi’ne sevk olunmuş. 10 yıl sonra, 6 Ekim 1923’te İstanbul’a giren Türk Ordusu’nda Kenan da vardı. Handan ile evlenir. Bir de oğulları olur. İlhami, Çanakkale’de şehit düşmüş. ‘An Der Schönen Blauen Donau, Op. 314’. (1866) (Johann Strauss II). “O günlerin, o bir hiç kadar kısa saadet günlerimin her anı hatırımdadır. Bilmem ki şu kısa ıstırap ve keder dolu hayatta o birkaç tatlı an da olmasa yâd edecek ne kalacak.” (Yazan: Murat Çelenligil)



benimsinema

11 Temmuz 2015 12:43

Önyargili seyretmistim filmi ama yanilmisim. Cünkü ozamanin sartlarina göre iki saat sürmesi bir filmin akmayacagini düsünmüstüm. Muzafferle nedret sinemada ilk yillarini yasarken böylesine anlamli ask filmi yapmalari güzel bisey. Biz daha cok edizle hülyanin cevirdigi hickirik filmini biliriz. Bu film daha detayli geldi bana mesela cocukluk yillari bayagi uzun tutulmus. Onun yerine doktorun sahneleri daha az. Iki saat sürsede izlemeye deger

Cevap Yaz

sinemaseverim

29 Ocak 2015 17:36

► Erman Film Hıçkırık romanını Lütfi Akad denetiminde çekmeye karar verir, sonradan yönetmen olarak Sezer Sezin düşünülürse de başlayan hazırlık sonuç vermez, film ancak 1953 de Atıf Yılmaz tarafından çekilir Senaryoyu da yazan Atıf Yılmaz'ın Hıçkırık'ı, Kerime Nadir tarafından yine ülkede yerli film sanayinin ilk büyük ürünü Süper film, her sınıf halk tarafından beğenilen, gişede hasılat rekorları kıran bir film olarak anılır. Yalnız, Kerime Nadir senaryonun esere sadık kalmadığından yakınırken, mizansenlerin daha gerçekçi, bazı oyuncula-rın daha az yapmacık1ı yorumun daha inandırıcı olması gerektiğini ileri sürmekten geri kalmaz. Atıf Yılmaz versiyonunda "doktoru ile evlenip, sonunda çocukluk yıllarından beri sevdiği erkeğin kollarında ölen acılı bir kadının öyküsünü süper film olarak niteledikten sonra esere sadakatsizlikle eleştiren Kerime Nadir, Hamdi Değirmencioğlu'nun senaryosu ile Orhan Aksoy tarafından 1965 de yapılan ikinci versiyon (yıllar sonra bu renkli) için, "bazı eleştirmenler tarafından yerli malı dekorlar-la işlenmiş gözyaşına bürünmüş bir salon filmi' olarak nitelendirilir ise de, "tarafsız bir görüşle varılan kanı odur ki, yerli filmler ara-sında o güne dek 'ondan daha güzeli yapılamamış şeklinde değerlendiriliyordu. Fakat romana yine sadık kalınmadığını artık yaza-rın fikrini sormak modasının geçmesine bağlıyordu. “Orhan Ünser, “Kelimelerden Görüntüye” syf, 70 “ (Arşt: yalçın özgül)

Cevap Yaz

hakan_ışık

28 Kasım 2014 04:00

Eski filmleri seviyorum izlemek isterim

Cevap Yaz

esmacan

3 Ekim 2014 21:23

ben bu filmi nereden izleyebilirim. İzleyebileceğim herhangi bir link ya da buton bulamadım.

Cevap Yaz

Elvis07

21 Mayıs 2013 04:50

Çekildiği yıllara göre oldukça kaliteli bir yapım oyunculuklarda iyiydi

Cevap Yaz

delikadir39

31 Mayıs 2010 18:33

O yıla göre çok güzel bir film.

Cevap Yaz

yasa

6 Mayıs 2009 10:22

O yıllara göre pahalı ve özenle çekilmiş bir film.Müziği de Batı ve Türk müziği olarak iki ayrı Müzisyene yaptırılmış.Nedret Güvenç'e hayran olmamak elde değil..:)

Cevap Yaz

mkurtsen

2 Mayıs 2009 13:07

BUGÜN TRT 1 EKRANLARINA SABAH 6,30 DA  55 YIL ÖNCESİNDEN BİR MİSAFİR GELDİ. 1953 YAPIMI İLK HIÇKIRIK FİLMİ. DAHA ÖNCE İZLEMEME RAĞMEN YENİDEN İLGİ İLE İZLEDİM O YILLARIN İSTANBULU'NU AZ DA OLSA İTALYA (ROMA ) SINI, BOĞAZIN İNCİLERİNDEN HİDİV KASRINI, ARNAVUT KALDIRIMLI SOKAKLARI, FAYTONLARI YENİ YENİ ÇOĞALAN O YILLARA AİT OTOMOBİLLERİ VE OYILLARIN SANATÇILARINI, NE MUTLU Kİ BAŞ OYUNCULARDAN İKİSİ NEDRED GÜVENÇ VE MUZAFFER TEMA HAYATTA. REŞİT GÜRZAP İLE DİĞER HAYATTA OLMAYAN BÜTÜN SANATÇILARA RAHMET DİLİYORUM.BU FİLM İLE SİNEMASEVERLER NEZDİNDE HEPSİ ÖLÜMSÜZLEŞTİLER. FİLMİ ELEŞTİRMEK GİBİ BİR NİYETİM YOK. O YILLARA AİT FİLMLERİN ÇOĞU ORTADA YOK. SEYREDEBİLDİKLERİMİZ ÇOK AZ.BU FİLMLER BENCE TRT TARAFINDAN SATIN ALINARAK ARŞİVLENMELİ VE DVD LER  HALİNDE SEYİRCİYE SUNULMALI.  TRT SİNEMA DAİRESİ YETKİLİLERİNE SESLENİYORUM. YABANCI ESKİ FİLMLER İÇİN BÖYLE BİR ÇALIŞMA YAPTILAR, VE ESKİ  YABANCI FİLMLERİ TOPARLADILAR. YERLİLER İÇİNDE BEKLİYORUZ. FİLMDE MEKAN OLARAK KULLANILAN   ÇUBUKLU SIRTLARINDAKİ  1907 TARİHİNDE  MISIR HİDİVİ ABBAS HİLMİ PAŞA TARAFINDAN YAPTIRILAN HİDİV KASRI DAHA ÖNCEDE TÜRKER İNANOĞLU TARAFINDAN BİRKAÇ FİLMDE MEKAN OLARAK KULLANILMIŞTI. BU  GÜN BELEDİYECE İŞLETİLEN RESTORAN OLARAK HİZMET GÖRÜYOR.

Cevap Yaz

enigmacuture

19 Mart 2009 11:42

finali ile insanı göz yaşına boğan acıklı bir dram.

Cevap Yaz

performer

9 Mart 2009 00:15

konusu hiç sevmediğim türden. fakat 1953 yılı sinemamızı görmek için iyi bir seyirlik. atıf yılmaz'ın ilk dönem filmlerinden ve yine başarılı. görüntü yönetmeni mike rafaelyan'ın görüntüleri çok başarılı. ayrıca yazar arkadaşımız nedret güvenç'in soyadının bu filmde arıburnu olmasını açıklamamış, nedret hanım bir dönem şair-yönetmen-oyuncu orhon murat arıburnu ile evliydi.  

Cevap Yaz
Yandex.Metrica