Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nin Ardından... Bölüm 1 posteri

28. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nden Geriye Kalanlar -1

28. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'ni cumartesi akşamı gerçekleştirilen ödül töreni ve Pazar günü yapılan son film gösterimleri ile geride bıraktık. Sinematürk adına basın mensubu ve sinema yazarı olarak katıldığım festivalden hem film yorumlarımı hem genel izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

Mart 2020 tarihinden bu yana katılabildiğim ilk fiziki festival olması açısından 28. Altın Koza benim açımdan çok daha anlamlıydı. Yerinde ve perdede festival takip etmeyi ne kadar çok özlediğimi bir kez daha hissettim ve bu hasretimi Altın Koza'da bir nebze olsun giderdim. Festivale şehir dışından katılım sağlamak ve film seyretmek için çift doz aşılı olma mecburiyeti en azından benim içimi rahatlatırken, film gösterimlerinin yapıldığı salonların her seans sonrası dezenfekte edilmesi, seyirci yığılması olmaması adına tüm ulusal filmlerin üç seans gösterilmesi gibi çeşitli önlemler daha az kaygı ile film seyretmemizi sağladı. Umarım tüm katılımcıların ve festival ekibinin sağlığı organizasyon sonrasında da yerindedir.

ULUSAL YARIŞMA

Festivalde yarışan 10 yerli yapımın program yoğunluğundan ötürü ancak 5'ini hakkını vererek izleyebildim. Kaçırdığım filmler maalesef dünya sineması programı ve festivalin etkinlikleri ile çakışıyordu. Bu açıdan baktığımızda yine sınırlı zamanda dolu dolu bir programı vardı Altın Koza'nın diyebiliriz.

Bir Nefes Daha

Genç nesil kadın sinemacılarımızdan Nisan Dağ'ın yurt dışından ödüllerle dönen ikinci uzun metrajlı filmi Bir Nefes Daha 28. Altın Koza'ya bir anlamda damgasını vurdu desek yanlış olmaz. Adana seyircisi seanslara yoğun ilgi gösterirken film ödül gecesi 6 heykelciğe uzanmayı da başardı. Filme dair yaptığım ilk yorumlarda başta bir Çekmeköy Undergorund havası aldığımı ve senaryoda pek çok boşluk olduğunu, sağlam çizilmiş gibi görünen bazı karakterlerin finalde hiçbir yere bağlanmadan havada kaldığını dile getirmiştim. Öte yandan bağımlılık mevzusunun bir bireyi nasıl ele geçirdiğinden yola çıkarak, farklı dünyalardan iki
insanın üzerinden yaratılan çatışma, jüriye yetmiş olacak ki(!) En İyi Senaryo'yu alan yönetmen Nisan Dağ, orada durmayarak festivalin iki yönetmen (Film-Yön ve En İyi Yön.) ödülünü birden kucaklamayı başardı. Yarışan 10 yapım arasında tek kadın yönetmen olduğundan bu başarı tabii ki göğsümüz kabarttı; öte yandan bir eleştirmen olarak da gördüğüm eksiklikleri dile getirmek boynumun borcu diye düşünüyorum. Film vizyon seyircisini çok bekletmeden, bu Cuma (24 Eylül) gösterime girecek; daha geniş bir eleştiriyi vizyon filmleri kapsamında kaleme alacağım. Filmin öne çıkan 3 oyuncusu Eren Çiğdem, Oktay Çubuk ve Hayal Köseoğlu da kendi kategorilerinde ödüle uzandılar; Köseoğlu ve Çiğdem'in performanslarının ödüllendirilebileceğini tahmin etmiştim; ödüle layık görüllen tüm oyuncuları tekrar tebrik ederim.

Cemil Şov

Barış Sarhan imzalı Cemil Şov, yönetmenin 2015 tarihli ve aynı adlı kendi kısa filmi Cemil Şov'un uzun metraja dönüşmüş hali. Fakat kısa filmle uzun metraj arasında iki oyuncusu ve AVM hayatının görselliği dışında neredeyse benzerlik yok denebilir. Yönetmenin ilk uzun metrajlı işi olan Cemil Şov'da kendi deyimiyle demlendiği ve sürekli yeniden yazdığı bir senaryo olmuş. Film, Yeşilçam öncesi 1950'ler-60'lar sineması ile günümüz arasında tam bir zaman tüneline sürüklüyor seyirciyi ve her katmanında aynı olaya farklı karakterler tarafından bakmamızı sağlıyor. Gerçekten karakter dönüşümü, çatışmalar, zıtlıklar ve zamanda zıplamalar çok iyi kotarılmış, seyrettiğim filmler içinde senaryo ve kurgu ödülünü kesinlikle Cemil Şov hak ediyordu diyebilirim. Zira 40. İstanbul Film Festivali'nde alnının teriyle kurgu ödülüne uzanmayı başarmıştı. Sarhan verdiği röportajlarda da belirttiği gibi Metin Erksan
sineması başta olmak üzere (look at the poster!) Lütfu Akad, Atıf Yılmaz gibi usta-çırak ilişkisinden gelip kendileri de bir sonraki nesle usta yetiştiren isimlerin mihenk taşı gibi duran sinemasından bolca yararlanıyor filminde. Fakat özellikle bir Yeşilçam parodisi yapmadığını belirtiyor. Cemil Şov'un içinde de parodi olmadığı aslında bariz; çünkü Cemil VHS kasetlerden oyunculuk çalışırken o filmlerin içinde birebir oynadığına o kadar inanıyor ve inandırıyor ki bizleri de, gözümüz gerçekliğe geçtiğinde seyirci olarak bizim de içimiz buruluyor adeta. Müthiş bir karakter özdeşliği yaşıyor ve yaşatıyor. Nihayetinde bu performansla Ozan Çelik'e En İyi Erkek Oyuncu ödülünü getiren film, görselliği ile de öne çıkıyor. Sarılı kahverengi tozlu raflardan, janjanlı kırmızı takım elbiseye kadar tüm renk paleti özellikle 'pasparlak' olan yapım, Cemil'in yaşadığı 'büyüye' teknik olarak da eşlik ediyor, tıpkı festivalden ikinci ödülü aldığı müzik seçimleri gibi. 'Nasıl olsa dijitale gelir' demeyin mutlaka ama mutlaka sinema salonunda seyredin.

Sen Ben Lenin

Festivalin jüri tarafından eeeen göz ardı edilen fakat Adana Seyirci Ödülü'ne layık görülerek 'halkın sevgilisi olan' film diyebileceğimiz Sen Ben Lenin, tiyatro kökenli Tufan Taştan imzalı bir kara mizah-polisiye örneği. Bir sahil kasabasına denizden bir Lenin heykeli vuruyor, sonrasında çalınıyor ve hiç görmediğimiz bu heykelin kayıp soruşturmasını Ankara'dan görevlendirilen iki polis amiri yürütüyor. Onlar kasaba ahalisini tek tek ve birden çok kez sorguya çekerek yapbozun parçalarını birleştirmeye çalışırken, biz de seyirci olarak daha büyük resmi görmeye, karakterleri birbirine bağlayarak filmi çözmeye çalışıyoruz. Ha çözsek ne olacak, hiçbir şey! Senaryoyu yakın dönemin iyi edebiyatçılarından olan Barış Bıçakçı ile beraber kaleme alan yönetmen Taştan, bir çözümdense aslında çelişkiler, sorular ve sorgulamalar ağı ile baş başa bırakıyor seyirciyi. Özellikle karikatürize edilen karakterleri, defteri çoktan dürülmüş olsa da taşranın yüreğinde baki kalan 'gomünizm' korkusunu ve siyasetin asla değişmeyen kaypaklığını tek mekâna sığdırmayı mümkün mertebe başarıyor. Bütçesizlikten dolayı alınan tek mekan riskine rağmen film düşmeyen temposunu ise şampiyonlar ligi olan oyuncu kadrosundan alıyor. Tek kelime ile herkes pürüzsüz canlandırıyor karakterini. Bazısını süre bazında çok daha az görsek hatta replikler sınırlı da olsa, film seyirciyi içinde tutmayı başarıyor; televizyonun da sevilen yüzü olan Saygın Soysal ise bu renkli kadroda oyunculuğu ile özellikle sıyrılıyor. Yaşanmış, gerçek bir olaydan yola çıkış öyküsüyle merakı daha da kamçılayan Sen Ben Lenin filminin yolu açık olsun ve en
kısa zamanda daha çok seyirciyle buluşsun...

Duygu KOCABAYLIOĞLU ARAZLI
Twitter.com/duygukocabayli

Son Yorumlar

Yandex.Metrica