Bu sayfa
11907 kez görüntülendi |
enigmacuture
|
| Eğitim Durumu | : | Üniversite |
| Bitirdiği Üniversite | : | Marmara, Boğaziçi |
| Beğendiği Film Türleri | : | Korku | Bağımsız | |
| Favori Yönetmenleri | : | Atıf Yılmaz, Andy Warhol ve Fabrika Elemanları |
| Favori Sanatçılar | : | Fatma Girik, |
| Favori Filmler | : | Örümcek Kadının Öpücüğü, |
| Favori Film Müziği | : | Zeki Müren-Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgarına |
| Sevdiğiniz Dergi | : | Güncel Hukuk Dergisi |
| Web sitenizin adresi | : | www.enigmacuture.com https://twitter.com/enigmacuture |
| İlgi alanlarınız | : | Genel Kamu Hukuku,Divan Edebiyatı, 80'li Yıllar ve Pop Çağı, Sezen Aksu,Afrika Fauna+Florası, Zeki Müren,,Bağımsız Sinema, Senfonik Arabesk |
Ahmet

Puan: 3625
diesel

Puan: 1734

Puan: 182
Murat Çelenl...

Puan: 8896
erolavcı

Puan: 2711
akif özkan

Puan: 192
Tümünü göster
Biyografi
Dram
Savaş
Dram
Tümünü göster
Jenna!
31-12-2009
Bağımsız Ötesi Sinema-Kırılma Etkisi-1
08-12-2009
Korku Filmi Bayan Yıldızları
08-12-2009
Şener Şen-Çıplak Vatandaş-2
03-12-2009
Şener Şen-Çıplak Vatandaş-3
03-12-2009
Şener Şen-Çıplak Vatandaş-4
03-12-2009
Tümünü göster
Kan Emiciler Üzerine…Michael Spierig ve Peter Spierig, Ölümsüz(Undead-2003) adlı ortak filmlerinden uzunca bir süre sonra karşımızdalar. Aradan geçen 7 yıl gibi bir müddet sonrası iddialı bir gişe filmi ile görücüye çıkan ikili, bambaşka bir vampir türevi ile eteklerindeki taşları dökmüş durumdalar. Carl Theodor Dreyer tarafından çekilen Vampir(Vampyr - Der Traum Des Allan Grey Vampyr -1932) adlı filmle Avrupalı vampir anlayışını algılamış iken, Vampirin İşareti(Mark of the Vampire-1935) adlı filmle yönetmen Tod Browning’in bakış açısı ile Amerikan anlayışta bu sevimli kan emicileri iyice özümsemiş olduk. 1994 tarihli Neil Jordan klasiği Vampirle Görüşme(Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles-1994), Tom Cruise, Brad Pitt, Kirsten Dunst ve Antonio Banderas gibi yıldızlarla bu işe son noktayı koymuştu. Aradan geçen 16 yılda çekilen yüzlerce kan emici temalı film -içlerinde iyiler olmasına rağmen- hep bu üç filmin gölgesinde kalmaya mahkum oldular. Juan Carlos Fresnadillo efsanesi 28 Hafta Sonra(28 Weeks Later-2007) hariç. İngiliz aristokrat korku filmi temsilcilerinden bu film ciddi manada sağlam bir filmdi. Bu anlamda Alacakaranlık(Twilight-2008)’ı da unutmamak gerek. Her ne kadar misyon olarak genç ergenlerin aşk tazeleme yollarını gösterse de figür olarak kan emicilere göz kırpması nedeni ile iyi bir film olduğunu belirtmek gerekir.
+18 ve Dehşet Verici Transition SahnesiMichael Spierig ve Peter Spierig filmi Vampir İmparatorluğu(Daybreakers-2010) senaryo olarak çok iyi kotarılmış bir iş. Ancak malzeme bu denli iyi olmasına rağmen iyi işlenmeyen konu filmin ilk yarısında oldukça dikkat dağıtıyor. +18 ibaresinin süs olsun diye yerleştirilmediği film öncelikle sigara tüketimi açısından oldukça manidar. Ethan Hawke(Edward), o denli sigara içiyor ki, filmin ilk yarısı duman altı diyebilirim. Ancak Sam Naill(Charles Bromley) gibi Hollywood kurdu bir aktörle bir araya getirilmesi kusursuz bir fikir olmuş. Filmin Transition Sahnesi olarak tanımlayabileceğim kanlı sahne bugünedek gördüğüm en iyi sahnelerden. Vampir muhafaza askerleri ile insansı muhafaza askerlerinin birbirleri ile çatışarak karşılıklı etlerini lime lime ettikleri çarpışma anında ne kol kalıyor ne bacak. “Blood” şeklinde her daim sinemada Vampirle özdeşmiş olan taze kan figürü yanında etçil vampir anlayışı da mevcut. “Kan ihtiyacını karşılama amacını aşarak ete saldırma anında acaba bu vampirlerin etçil olduğu söylenebilir mi?” sorunsalı akılları kurcalasa da tam olarak et yediklerini söylemek mümkün değil. Hunharca bir mücadeleye girişen iki kutbun finaldeki bu karşılaşması olabildiğine kanlı ve orijinal. En azından +18’in içeriğini hakkı ile doldurur mahiyette.
Ethan Hawke(Edward) ve Sam Naill(Charles Bromley) Tamamdır. Ancak pek mülayim aşk kadını Harriet Minto-Day(Lisa Barrett) gerekli mi?Harriet Minto-Day Vampir avcısı gizemli bir kadın olarak zorlama bir şekilde filme sokuluyor. Ethan Hawke(Edward)’ın aklını başından alarak, Edward’ın vampirliğe veda etmesine yol açıyor. Peki Neden? Çok güzel olduğu için mi ya da çok yetenekli olduğu için mi? Elbette hayır. Vampir imparatorluğunda yaşamak için gerekli olan kanın temin edildiği lüks şirkette doktor olarak çalışan Edward, bu kızla tanıştıktan pek bir kısa süre vampirliğe veda ederek insan olmayı seçiyor. Yeni bir vampir-insan aşkı beklentisine girerken bu aşk da filme tam olarak yansıtılamıyor. Fazla evcil görünüşlü kadın mücadele gerektiren bu zor rolü hakkı ile yapamadığı gibi tipik Amerikan kadını modelinde. Filmde ben bol bol yemek ve ev işi yapıp, evinin kadını olmasını beklerken o bu müphem rolü kah yaptı kah yapar gibi yaptı. Willem Dafoe(Elvis)’in ise filmde harcandığını söylemem gerek. Filmin ortalarına doğru senaryoya katılan başarılı oyuncu akıllara “Ne var ne yoksun, Hem az hem çoksun” dizelerini getiriyor.
Atlanan Ayrıntı:Yeraltında yaşayan yarasa-vampir modeliFilmde belki de en çok övgüyü hak eden bu yaratıklar. Kan ihtiyacını karşılayamayan ve dönüşüme uğrayan nispeten fakir olan bu grup, şehrin yer altına hapsedilmiş durumda. İnsan ve vampir karışımı olup, devasa kanatları var. Açlıktan ölmemek için zaman zaman gün yüzüne çıkıp ayrıcalıklı gruba saldırıp hayatta kalmaya çalışıyorlar. Görüntü olarak çok iyi tasarlanmış bu yaratıkları sadece filmin başında Edward ve gammazcı kardeşine saldırırken ve birkaç sahnede kısıtlı olarak görüyoruz. Ancak üstünkörü geçilen bu ayrıntı filmde bol bol işlenerek heyecanı ayakta tutuma anlamında yardımcı bir unsur olabilirdi. Kan bulamadığı zaman kendi bedeninde delikler açarak buradan beslenen bu model oldukça ürkütücü şekilde tasarlanmış. Ne yalan söyleyeyim Korku Kapanı(Wrong Turn-2003) adlı filmdeki hayvansı yaratıkları anımsatıyorlar. Biraz esinlenme var sanırım ama bu yaratıklar da yabana atılamayacak kadar sağlam.
Dönüşümün Mantık Temeliİnsan olmayı seçen Edward, Elvis’in de katkısı ile fermantasyon deposundaki bir işlemle vampir olmaktan izole diliyor. Güneş ışığına ve suyu maruz bırakılan bedeni sayesinde yapılıyor bu. Ancak oldu bittiye getirilen bu dönüşüm işlemi oldukça basite indirgenmiş gibi geldi bana. Bu şekilde insana dönüşenleri ısıran vampirler de insan oluveriyor. Zaten filmin finali de bunla ilintili. Vampirler ile insana dönüşmüş eski vampirlerin karşılaşma anı ve kazanan kaybeden olgusu. Ancak kazanan ya da kaybeden yok gibi. Çünkü dönüşüme uğramış insanı ısıran vampirler, bir anda vampirden insana dönüşüyor. Ancak ısırıp kan içmemin ayarını kaçıran vampirler ısırmayı ileri boyuta taşıyıp avını parçalayıp öldürüyor. Bu nedenle insana dönüşseler de hayatta kalamıyorlar. Yani netice bir kısırdöngü.
Isabel Lucas ve Bir KlişeIsabel Lucas(Alison Bromley), gözü paradan başka bir şey görmeyen Sam Naill(Charles Bromley)’in kaçak kızı rolünde. Vampir olmak istemediği için vicdani red hakkını kullanan bu ateş parçası kız, yakalanarak babası tarafından; Edward’ın kardeşine ısırtılıp zorla vampir yapılıyor. Kızını bile bu uğurda gözünü kırpmadan harcayan baba Charles’in sonu, kızından daha vahim. İsabel, Güneş ışına maruz bırakılarak öldürülüyor, babası ise insana çevrilip vampir ordusunun içinde parçalanarak. Babanın ölüm anını film DVD olarak yayınlanınca alıp tekrar tekrar izlemek gerek düşüncesindeyim. Vücudun parçalara ayrılma mizanseni çok gerçekçi aktarılmış. Netice ne olursa olsun güzel kızların korku-gerilim filmlerinde mutlaka ölmeleri klişesi bu filmde de değişmiyor. İsabeller yaşamalı ve yaşatılmalı…
Sulukule ve Milano,Côte d Azur İstikameti:
Tuba Büyüküstün'e, "Hasret" adı verilerek; sokak çiçekçisi hafif pespaye, cilveli, güzel, kurnaz kız imajı baştan bahşedilmiş gibi. Ancak şöyle bir Anadolu yakasına, Bağdat Caddesi istikametine doğru yol alalım. Bu mevkide adı "Lara" ya da "Çağla" olan oldukça batılı görünen çiçekçilerimiz de var. Demek ki isimle, sıfatlar bir olmuyor. Bunu bir an es geçebiliriz ama Hasret kızımızın üzerinde oldukça derme çatma duran, evlere şenlik, renk cümbüşü kıyafetleri biraz irdeleyince görüyoruz ki her bir kıyafet Nişantaşı Abdi ipekçi Caddesinde parçası an az 1.000-YTL den satılan türden. "Renkli ve kafa bi dünya kıyafetli çingene çiçeksi"nin tonları tutturulmuş ama giysi kalitesi unutulmuş. Haliyle Hasret, sülün gibi dolaşırken görüyoruz ki suret olarak ortada çiçekçi bir kız var ancak bu kızın aklı başka bir yerde sanki: "Çiçekleri satıp bitirsem de akşam yemeği için Paris'e uçsam" düşüncelerini ben izlerken okuyabiliyorum. Görüntü olarak sulukule -ki onu da tam başaramamışlar- İçerik olarak Milano şehrini anımsatıyor Hasret. Tebrik ediyorum bir bedenle bu iki zıt kavram cuk diye oturtulmuş.
Mutfak Grubu ve Sinir Katsayısı:
Yasemin Conka(Nakiye)'yı çok seviyoruz. O ailemizin sanatçısı. Ailecek izliyoruz. Tamam da daha 38. yaş gününü yeni kutlamaya hazırlanan bir oyuncuyu neden bir mutfağın içine tıkıyorsunuz. Her dizide bol bol yemek yaptırdınız da doyamadınız mı? Ben doydum patladım. Güldünya(2009) adlı dizide de mazbut Asiye karakteri ile Yasemin hanım anne yapılmış kucağına da bir düzine çocuk verilmişti. Her dizide alt kadro ya anne ya mutfak elemanı. Bu kadın üvertür olmaktan ne zaman kurtulacak? Ölmeden, henüz yaşarken; dünya gözü ile şu kadına fettan bir rol verin de milleti doyurmak yerine zehirlerken görelim. Kötü kadın olamayacak kadar elbet yeteneksiz değil ancak 4 duvardan oluşan bir mutfağın içine tıkılıp, bol bol dedikoduya boğulacak kadar da yeteneksiz deği Yasemin Conka.
Hatırlanmaktan Korkulan Ancak Hemen Hatırlanan Öncekiler ve Şimdikilerin Zor Hazmı:
Bir Yıldız Doğuyor, Beklenen Şarkı, Minik Serçe gibi bazı sinema yapıtları ve bunun çakma versiyonu olan dizi varyasyonları ile bol miktarda şöhret hikayalerine doymuş bir toplumuz. Kız fakirdir ama zengin çocuğu etkiler. Sonunda kız şöhret olur ama etrafındaki mutlak kötülük kaynakları peşlerini bırakmaz. Senaryo kısaca bu. Bu nedenle dizinin ilk bölümünde son bölümünü tahmin etmek zor değil. Bilinenin bu kadar fazla olduğu bir senaryoda gizli bir mecra bırakılsaydı belki etkileyici olabilirdi. Ancak Hasret zaten en başında izleyeni reel çingene kızı hasrete hasret bıraktığı için, senaryoya aşinalık bir derece affedilebiliyor. Ben affettim Allah da affetsin.
Acelesi Var Koşuyor, Senaryo Durmuyor:
Malumunuz veçhile 2006 yılında Cem Akyoldaş yönetiminde Kuşdili adlı bir dizi çekilmeye başlanmıştı. Dizinin öyle reklamı yapılmıştı ki "Tüm zamanların en iyisi olmaya aday" şeklinde demeçler verilmişti. Dilsiz Fidan(Hande Subaşı) ile Yunus(Uğur Pektaş)'ın aşkı dizide çıkış noktasıydı. Bir kaç bölüm ne oluyor bitiyor demeye kalmadan güzeller güzeli Fidan'ın dili çözülüverdi. Bu acele neydi anlamadık. Yıllarca "lal" bir şekilde oradan oraya savrulan Fidan'ın derdi bir aşkmış meğer. İyi de acelesi neydi? Senarist pek hevesli olduğu için dili hemen çözüldü dedik, düşündük bulamadık. Bulmaya çalışırken dizi yayından kalkıverdi. Gönülçelende durum daha farklı. Gelişim hızı, ışık hızında. İlk bölümde Hasret köşke girdi, Murat(Cansel Elçin)'i etkilemeyi başardı. Eline mikrofon tutuşturup şarkı da söyletseydiniz keşke ilk bölümde. Zaten Perşembenin gelişi çarşambadan belli değil midir? Bu kadar hızlı şekilde olaylar gelişti madem Hasret'in billur sesinden şarkılar dinlemeyi çok görmeseydiniz bize. Ya da dizi değil sinema filmi yahut tv filmi yapsaydınız bu yapımı a yönetmenim. İlk bölümde çözülmeyen pek bir sır perdesi kalmadı hani ondan diyorum. Vallahi kötü niyetim yok.Velhasıl kelam Murat'a gelince; Murat, hayatın anlamını sorgulayan bir bilge modunda ve çok muhannet. "Bestemi isteme benden buz gibi soğurum senden" psikolojisinin esiri olmuş gibi. İddia için ortaya konan en yüksek bedel ve ulaşılamaz değer hani Murat'ın o çok müstesna bestesi ya ondan dem vuruyorum. Yalnız komik bir durum var. En azılı playboylara taş çıkaran sevgili Murat'ın çevresinde dolanan kızlar neden hep çirkin? Sanırım senaryo ve yönetim üniversitelerde demografik araştırma yapma gereği duymamış. Maş(ş)allah yeni nesil su gibi ve Hasret'e de bin basarlar yani. Bu nedenle izleyicilere gördükleri her şeye inanmamaları gerektiğini öğütlüyorum. Tekrar Murat'a dönelim. "Ya canını ya besteni" seçeneği misali ortaya iddia olarak çok kıymetli bestesini koyuyor. Ancak biz bu pek kadirşinas ve musikiperver adamın besteci yanını besleyen bir öğe göremiyoruz dizide. Neden bu kadar havada acaba? Bir besteci illa ki ilham aldığı ona yön veren argümanlara değinmelidir. Murat'ın bu yönü es geçilmiş ve ortaya başkalarının besteleri ile baslenen besleme bir karakter çıkmış. Murat, Hasret'e kıyasla daha vahim bir durumda. En azından Hasret yapamasa da çingene olmaya çalışıyor. Ancak pek muhterem Murat'ın olmak istediği şey baştan elinden alınmış durumda. İlginç. Zembille inmiş bir alamet-i farika gibi...
Giriş, Gelişme ve Bitti, Sonuç Nerde?
Konuyu aynen yazıldığı gibi aktarıyorum: "Ünlü İrlanda’lı yazar Bernard Shaw’un ‘Pygmalion’ adlı tiyatro oyunundan ve aynı oyunun beyaz perdeye uyarlanmış versiyonu, senaryosu Alan Jay Lerner’a ait ‘My Fair Lady’ adlı filmden esinlenilerek yaratılmış hikayemiz, işin içine iki önemli unsur daha katıyor: Müzik ve İstanbul." Bernard Shaw'ı tanımasam ya da Pygmalon'u hiç duymasam "Vay beee ne okunu ama içim açıldı" derdim. Ancak dizinin adı geçen kişi ve yapıtı ile sadece uzaktan bir alakası var. Yakından alaka hiç yok. "Before,After" şeklinde ifade edilen ironik durum zaten dizinin afişinde yer alan Hasret tiplemeleri ile ortaya konumuş. Altta basma fistan çiçekçi Hasret. Üstte iki dirhem bir çekirdek asaleti ile döven kibir şaheseri şehirli kibar Hasret. Finalin böyle olacağı belli zaten de, bari afişe koymasaydınız. Hasret'in "after" hallerini biz kendi gözümüzle görseydik. Ancak bunu görme hakkı bile tanınmamış izleyiciye. "Hasret'in salon kadını, pek cool hallerini göreceksin" emirvakisi içinde gözümüze gözümüze sokulmuş afişte.
Manifesto:Müzik Derim Ve Kekremsi Bir Tat İle İrkilirim:
Müzik kısmının özel ilgi alanım olması hasebi ile ayrıcalıklı ve ayrıca ele alınması gereken bir konudur. Buna değinmeden önce biraz uygarlık tarihine değinmek gerekir. Dünya devletleri gerek yönetim bazında totaliterizmi, gerekse kişi bazında anarşizmi yaşamış ve yeknesak olamamışlardır. Zorla güzellik olmayacağı en ciddi kurum olan devlet temelinde bile algılanabilen bir olgu olmuştur. Hal böyle olunca dizinin yavan müziklerini elbette değiştiremeyiz. Ancak dizilerdeki kötü gidişatı, müzik alanında durdurmak için ani müdahale mangası gibi zorlayıcı timler kurup, dizi setlerini de basamayız. Buna gücümüz yetmez. Yalnız bu çaresizlik, izleyicinin sonunadak susacağı anlamına gelmez, gün gelir devran döner ve izleyici; kalitesiz müziklere esir olmaktan çıkar ve esir edenleri esir alır. Lafım da anlayana...
Bir Sinema İkonunun Seks İle Yüzleşme Evreleri ve Kuluçka Dönemi:
enigmacuture:“Evet her zaman bol spermi tercih etmişimdir” diyen Jane(Maryl Streep)in bu sözleri ile filmin ortalarına doğru iyice alabora olsam da en büyük sanatçıların bile putlaştırılmaması gerektiğini öğreniyoruz bu filmle. Zira ortada Kramer Kramer’e karşı(1979),Sophie’nin Seçimi(1982), Saatler(2002), Şeytan Marka Giyer(2006) ve Şüphe(2008) gibi filmlerle rüştünü ispatlamış bir kadın var. Meryl Streep üzerine başka bir aktrist tanımayan ben; film ile onun da etten kemikten olduğunu, sevişip karşı cinsle yattığını ve bir takım fiziksel ihtiyaçlarını giderdiğini görmüş oldum. Fiziksel ihtiyaçlarını özellikle cömert bir şekilde gideren bir sinema ikonu için film Allah vere de daha trajik olmadı. Zira Jake(Alec Baldwin)’in erkeklik tenasül uzvu dışında vücudunun her yerini santim santim gördük. Bu denli bir iddia Meryl Streep’inde başına gelecek diye korku içinde sinema koltuğumda kabuğuma çekildiğim ve göz bebeklerimin iyice büyüdüğü anda bile korktuğum başıma gelmedi ve sevgili Meryl’in çıplak bedeninin her karşını göremedik. Adam akıllı soyunmak hariç aşk ve sekse dahil her türlü faaliyete girişti kendileri. Güzel…
Buçukluk:Öncelikle oyuncuların hepsi benim favorilerim(Merly Streep, Steve Martin, Alec Baldwin) fakat hepsi ayrı telden çalıyor. Hiç biri birbiriyle uyumlu değil. Alec Baldwin ve Merly Streep sanki oynadıkları role fazla inanmamışlar. İşimiz biran önce bitsinde başka senaryolar gelsin sadece kariyerlerinde bu tip bir romantik komedide bulunsun isterlermiş gibi. Hiç yakıştıramadım kendilerine. Merly Streep'in ilk yatağa girdiği iki kişi arasında kaldığı filmde bu değil aslında. "Sophie'nin Seçimi" de bir aşk üçgenindeydi. Büyü aslında çoktan bozulmuştu.Daha Gerçekçi Olmak Adına Kah Reçele Kah Una Bulanan Bir Tanıdık Sima:
enigmacuture:Boşanmış ve giderek aseksüel olma yolunda olan bir kadının yalnız kalınca hayatındaki eksik parçalar tek tek tespit ederek bunları doldurmasını anlatıyor film. Pasta dükkanı işleten, evine yeni bir mutfak isteyen ve evde tadilat yapma yoluna giden, kendi halinde bir kadıncağız Jane. Eski eşi Jake ise genç ve güzel yeni eşi ile hayata tutunmaya çalışan ama tutunamayan eskilere meraklı bir avukat. Eskilere meraklı, çünkü bit pazarına öbek öbek nur yağdırarak, azgınlığını aşk kelimesinin ardına saklayarak; Jane ile orgazm sorunsalını aşma derdinde. Avukat denirken filmde sadece bir sahnede “avukat” kelimesini duydum ben. Milyon dolarlarla ifade edilen lüks aracına bindiğinde ve araçtan indiğinde mesleği ciddi anlamda merak konusuydu. Çünkü yanında Audi ile dolaşan mutlak rakip kaynağı Adam(Steve Martin), bile mum gibi sönük kalıyor. Madem adamı avukat yaptınız göstermelik iki duruşma ya da mahkeme sahnesi konsaydı filme ama yok. Jane ise “Ben hamur işleri sanatında mükemmeli yakaladım” dercesine film boyunca kek börek yaptı bi kamyon dolusu aç erkek doyurdu. Evet Jane sana inanıyoruz. Sen mükemmel bir mutfak kurdusun. Sanırım yeterli.
Buçukluk: Jane'nin mesleği bu kadar göz önündeyken Jake'in mesleğinden bahsedilmemesini bende yadırgadım. Onun yerine Jake'in genç karısıyla ve çocuğuyla yaşadığı cehennem azabına daha çok yer verilmiş. Jake genç karısının kölesi olmuş durumda. Yataklarını bile çocuklarıyla paylaşıyorlar. Ben Jake çok acıdım. Eski karısının hayatına girmeye çalışmasının altındaki neden de buydu bence. Genç karısının yanındayken maskara eski karısının yanındayken evin erkeği oluyor. Sofranın başına oturup kendi ailesine reislik yapıyor. Karısına iltifatlar ediyor. Aslında birbirlerine en çok ihtiyaç duydukları zamanda ayrıldıklarını Jake biraz geç farkediyor.
İlişki Odaklı Bir Filmde Çıplaklığın Hakkını Verebilmek-Verememek:
enigmacuture:Ancak Jake için durum daha vahim. Bir kez inandırıcı gelmedi ya bana, ağzıyla kuş tutsa memnun edemez. Adın var kendin yoksun pek muhterem avukatım! Cinselliğin gözünün içine içine parmağını sokmak dışında fazla bir iddiası yok filmde. Jane, bu karakterin içini doldurmuş mu tartışılabilir, bu denli seks olgusuna değinen bir filmde daha cömert bir yıldız olmalı mıdır o da akla gelen bir başka soru? Çok pardon ama yaratılmak istenen ev hayatı ile mütenasip bir özgür kadın modeli olsaydı bu bana yeterdi ama soyup soyup, kadını yatağa atıyorsanız filmde karakter olarak o, yatağın hakkını verecek. Bu nedenle ilerleyen yaşına rağmen Cher de bu rolde harikalar yaratabilirdi kanısındayım. Çıplaklığın çok deforme bedenlere bile istenirse ustalıkla giydirilebildiğini görmüştük. Bunun yaşla ilgisi yok. Filmde asıl ziyan zebil olan, bir türlü bir kalıba sokamadığım mimar Adam oldu. O da tam olarak rolüne ısınamamış olmalı ki çok bıçak sırtı çok askıdaydı hali. Madem ikinci adam illa olacak bu Steve Martin olmasaydı keşke. Bir yandan eski eşine mavi boncuk dağıtan; bir yandan da Adam’ı yedekte tutarak, ruhsal açlığımı gidermeye çalışan Jane, cinselliğini Jake ile; ruhsal ihtiyaçlarını da Adam ile yaşadı. Yarasın aslanıma da…. Da’sı şu: Hiç adil değil çok ayıp
Buçukluk: Steve Martin tarafından oynanan mimar Adam karakterininde fazla bir derinliği yoktu. Karısından neden boşandığını neden Jane'e ilgi duyduğuna dair mantıklı bir sebep filmin senaryosuna eklenmemiş. Enigmacuture'a sonuna kadar katılıyorum. Keşke böyle bir karakter filme hiç yerleştirilmeseymiş. Sadece Jake ve Jane'nin ilişkisi sözkonusu olsaydı konu bu kadar dağılmazdı.
Duygusal-Komedi Yapayım Derken, Seks-Komedi Yap(ama)mış Geleneksel Bir Hollywood Kadın Yönetmeninin Gereksizliği:
enigmacuture:Yönetmen Nancy Meyers, zaten beğendiğim bir yönetmen değildir. Dayatma Hollywood komedi filmlerini yaşatma ve gelecek nesillere aktarma ısrarında. Of sıkıcı. Baş olmadan bacak sallanmayacağına göre, bu baştan ancak bu kadar film çıkar vesselam. Çok kötü bir film mi, değil ancak kesinlikle sinemada izleme noktasında çekincelerim var. Kadın-erkek ilişkilerini irdelerken sık sık yatak odası ve otel odası ile bağlantı kurması nedeni ile de çoluk çocuk izlenecek bir film değil. Yetişkin abi ve ablalar özellikle boşanma sonrası feedback yaşayıp eskilerine öykünen bit pazarı meraklıları gözü yaşlı taraflar, mutlak surette izlemeli bu filmi. Çünkü filmden feyz alarak o pazara nur yağdıracak gücü kendilerinde hissedebilirler.(Boşverin eskileri siz yenilere bakın)Not:Filmi bana ısmarlayarak sinema salonunda film boyu bana tahammül eden sevgili “Buçukluk” arkadaşıma da teşekkürler. “Buçukluk” sen var ya sen… Sen iyi bir gözlemcisin. Herne kadar “sürmeli göz” mefhumu hususunda seni hayal kırıklığına uğratmış olsam bile :)
Buçukluk:Bir yönetmeni usta yapan nedir? Bu kişiden kişiye değişir. Bana göre filmlerinde değişik janrlarda eserler ortaya koysada imzası yerine geçecek nüanslar barındıran yönetmenler ustadır. Örneğin bir Tim Burton yada David Lynch filmini kolayca ayırdedebilirsiniz. Hemde her seferinde farklı hikayeler anlatmalarına rağmen. Nancy Meyers romantik komedi filmleri çeken azınlıktaki kadın yönetmenlerden biri. Usta mı orası tartışılır. Çünkü devamlı bir tekrar halinde. "Kadınlar ne ister?" ve "Aşkta Her şey Mümkün" filmlerinde iyi senaryolar ve oyuncuların kimyasının tutması sebebiyle başarılı işler çıkarmıştı. Fakat artık değişik hikayeler üretemiyor sanırım. Sanki bütün filmleri birbirinin aynısı gibi. Bu filmde de daha önce tutturduğu konuyu tekrar etmek istemiş. Nasıl olsa Diane Keaton ve Jack Nicholson'da denemiş olduğu orta yaşlı bireylerin aşk sorunlarına fazlaca bir değişiklik yapmadan bu filmdede devam ediyor.
Filmin komedi tarafına hiç değinmek istemiyorum fakat sadece tek bir sahne beni gerçekten güldürebildi. Tipik Amerikan kendini iyi hisset filmlerinden biri daha. Bu filmden bana kalan ve bu yorumu okuyanlara tavsiyem benim gibi bir daha altın küreye aday olmuş film kesin güzeldir diyerek aldanmamaları.Filmi ben sevemedim."Bir tatlı yalan olsa bile sevmeyi vaad et Tekrar bana dön, kalbime gir, gönlümü şad et Gelmezsen eğer aşkımı bil ismimi yadet Tekrar bana dön kalbime gir gönlümü şad et Bir tatlı yalan olsa bile sevmeyi vaadet Zehr oldu hayat ömrümün en tatlı deminde Hasret yanıyor kalbimin en son emelinde Bir bir soluyor hatıralar eski yerinde Tekrar bana dön kalbime gir gönlümü şad et Bir tatlı yalan olsa bile sevmeyi vaad et"
dizeleri ile devam eden şarkı Nermin Kaner(Ayfer Feray) tarafından yapılan emirvaki ile Zeki(Zeki Müren)'e bir anlamda dikte ettirilerek söylettiriliyor. Filmin en iddialı şarkısı "Bir tatlı yalan olsa bile sevmeyi vaad et". Ancak öyle bir kopma anı var ki "Bir Beyaz Gül Gibisin" adlı şarkının meyan kısmı olan 'koklasam doya doya' dizlerini Müren, öyle içli ve duygulu okuyor ki bu kısma dayanmanın imkanı yok. Tahrip edici bir şarkı, akıl sağlını bozacak kadar etkili bir üslup. Bu nedenle bu şarkıyı ne kadar çok sevsem de dinleyemiyorum. Zeki Müren'in müzik direktörlüğünü yaptığı filmde; Kırık plak, Beyaz gül, Elveda, Öpücük, Tekrar bana dönsen, Bir tatlı yalan, Ayrılık valsi, Bir tatlı tebessüm, Bu hazan yine kalbim gibi piyasada zor bulunan şarkıları orjinal taş plak kayıtları ile yeknesak bir şekilde dinlemek mümkün.
Ayrıca filmde Zeki'nin sesini kaybedip, ucube bir kumpanyada alt kadro şarkıcılık yaptığı sahnelerde çok kısa da olsa Şimdi Uzaklardasın ve Bir Demet Yasemen adlı şarkıları dinliyoruz ustanın tahriş olmuş sesinden. 1959 yılı mevzu bahis olduğu için sesler son derece sade ve net. Musikiye henüz pop ve arabesk normları bulaşmadiği için adam akıllı klasik türk sanat müziği hemen fark ediliyor. Şarkılar o kadar güzel o kadar etkileyici ki her biri senaryo içine süs olsun diye değil, durum ve kişilere gönderme yapmak için ustaca yerleştirilmiş. Türk sinemasını özellikle 60lı yıllarda tesiri altına alacak olan kentli-taşralı ayrımı da filmde yer almadığı için son derece lüks hayatların, içinde barındırdığı çelişkilerle aktarılmaya çalışıldığı gazino ve anadolu kumpanya sahnelerinde bile film, lüks şehirli yaşamı havasından taviz vermiyor. Bu sesle bu şarkılarla kendini izlettiremeyecek bir film düşünemiyorum. Bu denli sağlam seslerin basıldığı bir atmosferde ister istemez konu ve senaryoyu pek umursamıyor insan. Ancak bu filmin bir diğer farkı henüz bozulmamış gerçek musikiyi yansıtan kusursuz şarkıları yanında, ustaca kaleme alınmış kıskanılası senaryosu. Kötüler o denli kötüler ki sınır tanımıyorlar. Her türlü kişisel ego zırhını rahatlıkla taşıyabilen filmin en kötü karakteri Nermin Kaner, yaratığı eserin her türlü semeresinden faydalanmak isteyen, tehlikeli sularda yüzmeyi seven, aşk ve seks uğruna gözünü budaktan esirgemeyen, despot ve yönetici bir karakter. Zorla sahip olmayı seven Nermin, bundan ekstra zevk alıyor. Bu nedenle filmde yarattığı Zeki karakterini hem aşk ve seks objesi olarak kullanmaya çalışıyor hem de kirli oyunlarına ve suç teşkil eden fiillerine alet ediyor. Bu kadar güçlü bir karakterin karşısında yer alan Leyla(Belgin Doruk) ise gözü aşktan başka bir şey görmeyen duygusal bir kadın. Bu nedenle filmde, borusunu her şekilde rahatlıkla öttüren Nermin'le baş edebilecek bir karakter yok gibi. Ancak her zaman küçümsenen ayrıntıların kıyamet koparan etkileri bu filmde de mevcut. Nermin tarafından hor görülen, aleni olarak aldatılan, erkekliği dalga konusu olan, hakaret edilen ve basit görülen sevgili kocası Asım(Hayri Esen) hazırlıyor Nermin'in hazin sonunu. Yeşilçamda rol anlamında kötü kadın olarak lanse edilen Diclehan Baban, Lale Belkıs, Cahide Sonku, Suzan Avcı ve Merih Fırat gibi kıskanç, sinsi ve kurnaz kadın tiplemelerine oldum olası hayran olmuşumdur. Sevgili Ayfer Feray, Nermin karakteri ile filmde o denli kötü, kıskanç, utanmaz ve bohem ki bu bile filmi ilgi ile izlemek için yeterli oluyor. Ancak ben Nermin'in şeytanlıklarını bir destan uzunluğunda beklerken, itip kaktığı kocası tarafından bir anda öldürülmesiyle bu beklentim kısa bir roman tadına dönüştü. Keşke filmde biraz daha yaşatılsaydı Nermin karakteri ancak olanı da yetti zaten. 50li yılların sonu için bir kadının kocası ile bu denli rahat bir diyalog içinde olmasını da hayli ilginç buldum. Kocasına yönelik 'Erkek gibi görünmek sana hiç yakışmıyor' ya da 'Erkek Müsvettesi' gibilerinden isnatları ve aşağılamalarını nedense fazla cüretkar buldum. Demek ki kötü olmanın dönem ya da devirle ilgisi yok, kötü her dönemde kötü. Leyla, Zeki'ye olan hudutsuz aşkına rağmen; Zeki'nin öldüğüne karar verildikten sonra sanki hiç erkek kalmamış gibi direk Zeki'nin en yakın arkadaşı ile çalışıp, bu adamı kendine aşık etmesi yine kadının fazlasıyla duygusal olmasıyla ilişkilendirilebilecek bir durum. Mağrur, alımlı ve su gibi güzelliği ile Leyla, kendine biçilen rolü bir elbise gibi üzerine giymiş. Ne eksik ne fazla. Zeki Müren onca yıldızla film çevirdi ama en iyi ikili olarak ben de Zeki-Belgin ikilisini başarılı buluyorum. Çünkü diğer kadın yıldızların başkaca erkek jönlerle o kadar filmleri ve yaşanmışlıkları var ki, bu nedenle Belgin Doruk gerek Zeki Müren için gerekse yeşilçam için fazlasıyla bakir ve özel bir şahsiyet. Üzerine jön kokusu fazlası ile sinmemiş özerk bir bölge. Bir kadın yıldızın adını anınca hemen onu çağrıştıran erkek yıldızı da aklımıza getirebilir ya da ismini telaffuz edebilirsiniz. Örneğin Hiç bir zaman bir ikili olarak görmediğim hiçbir anlamda birbirine yakıştıramadığım Sultan ve Kadir İnanır gibi. Ancak Belgin Doruk ismi konu olunca aklıma nedense direkt Zeki Müren geliyor. Bu nedenle kırık plaktaki aşk fazlası ile sahici. Aşırı hırsın bünyeye verdiği zararlar, en zayıf halka gibi görünen kişi ve durumların bir anda bir hayata mal olabilicek ölümsüz etkileri ve bu tip halkaların asla görmezlikten gelinmemesi gerektiği, para ve şöhretin saadet getirmedigi, aşkın kazanmasında şans faktörünün de etkili oluşu hususlarında derin söylemleri olan iyi bir film. Ayrıca filmde kılı kırk yaran, Polis Ali(Nubar Terziyan ile Behzat Balkaya(Savcı) giderek adalet, hak hukuk gibi kavramların günden güne daha da kötüleştiğini gösteriyor. Bugün bunun gibi iki tane emniyet mensubu ya da adli çalışan olsa sanırım suç ve suçluların kökü kurur. Anlatmaya çalıştığım adamlar sadece hayatını işi olarak gören adamlar da değil aynı zamanda. Onlar da etten ve kemiktenler hatta polis Ali, Zeki sesini kaybedip ucuz kumpanyaya düşüp, aşkı uğruna kıvrandığı anda az göz yaşı dökmüyor. Hem iyi bir memur, hem iş bitirici bir gönüllü, hem de kendi mesleğine adamış, yeri geldiğinde gözyaşlarını saklamayan bir adam. Her devlet dairesine lazım. Daha iyisi şamda kayısı. Zeki müren... Her çevirdiği filmde kendi dublajını kendi yapma geleneğinin hüküm sürdüğü bu filmde de harika. Özellikle tahriş olmuş ses telleri zehabı ile okunan "karga ses" olarak nitelenen kumpanya sahnelerinde bile o asıl ses değerinden bir şey yitirmiyor. Kötü ya da detone addedilecek sesle söylenen o şarkıların olduğu sahnelerde, ben yine de şarkıları bayıldım. Çünkü altın çamura bulansa yine altın. Netice değişmiyor. Gerek Zeki Müren olarak oynadığı sahnelerdeki şık giyimi, parlak saçları, kaşları, makyajı 28 yaşındaki bir gencin tazeliğini, gerekse palyaçoya benzer kiyafetle sahneye çıktığı yalancı Zeki sahnelerindeki tükenmiş, savruk, derbeder halleri yine bir o kadar Zeki Müren gerçeğini yansıtıyordu. Şarkıcı ve film yıldızı olarak kırık plak filminde rol kesen Zeki'nin şarkıcı olma vasfını zaten es geçiyorum, oyunculuğu da yabana atılır türden değil hani.
Yine Bana Hüsran Var
2010 yılını bu kadar kötü bir korku filmi ile karşılamayı hayra mı yorsam yoksa, yormasam mı bilemiyorum ama en azından sinema salonundan çıkan ve ağzından küfür ve sinkafı düşürmeyen haklı izleyici kitlesinin trajik-komik hayal kırıklıklarını gözlemlemek için yine de gidilmesi gereken bir film. Hayatımda ilk kez sinemada bu kadar kötü bir filmi izledim demek geliyor içimden ancak bu yapıtın film olmak gibi bir gayesi de yok. Film mi tartışılır. Önce Blair Cadısı(The Blair Witch Project-1999) ile kıyasladılar bu berbat filmi. Sonra da yeni bir Köy(The Village-2004) varyasyonu izlenilenilecek dendi. Abartılı gazete afişlerini saymıyorum bile. Öyle bir beklenti içinde gittim ki filme, ani vücut ifrazatlarına karşı önlem oldun diye acaba yanıma hasta bezi ya da şişe alsam mı diye düşündüm. Çünkü asıl olan iyi bir korku filmidir gerisi gereksiz teferruat...
Bir Kadının Çirkinliği ve Yetenek Fakiri Olma Sınırı ile Yüzleşme Anı
Filmin kafadan kontak, arızalı ve bir okadar da çirkin bakımsız bayan yıldızı Katie(Katie Featherston), Paris Hilton'u mumla aratıyor. Malum Mumya Evi adlı filmle Paris'in başına gelmeyen kalmamıştı. Hatta "Paris ölmeli!" gibilerinden kampanyalar başlatılmıştı. Tabi kötü oyuncular ölsün dersek yeryüzündeki oyuncu popülasyonunun %90'ının ortadan kalkması gerekir ki buna hiç gerek yok. (Laissez faire, Laissez passer:Bırakınız Yapsınlar, bırakınız Geçsinler)* Ben dünyalar çirkini, yetenek fakiri, Katie'ye dönmek istiyorum. Şayet filmi uyuyakalmadan izleme şansını yakalarsınız bu bayana olan nefretinizi siz de kendi kendinize soracaksınız. Neden? Katie filmde eski evi yanan ama yangında kimsenin ölmediği gereksiz bir Amerikan ailesi kızı. Yabancı dillere ve lisan öğrenmeye pek meraklı. Sürekli sayıklıyor, abuk subuk hayaller görüyor. Psikolojik danışmanı ile konuşarak yanan evden bu yana kendisini takip eden kötü ruhtan kurtulmaya çalışan bir hilkat garibesi. Güya ruh onu nereye giderse gitsin takip ediyormuş. Ben de yedim. Ya sana ruh dadansa ne olur dadanmasa ne olur. Gereksiz mahlugat. Biyolojik çöplük....
Micah(Micah Sloat) ise psişik arızalı, çirkin kızın sevgilisi. Nasıl bu çocuğu sövüşlemiş anlamadım. Kız dünyalar çirkini iken Micah, dünya ahret kardeşim olsun o çirkin ördek yavrusu kızın yanında altından yapılmış bir heykel gibi.(İsme bak: Micah... Film o kadar sinirimi bozdu ki acaba ben de sineme salonundan çıkan ve filmi beğenemeyen öfkeli kalabalık gibi küfür ve zifir mi zikretsem acaba? Ya Micah diye isim mi olur. Filmde, korkamayınca ben de bu sözde komedi unsuruna takılıp, deli gibi gülmeye başladım. Micah.... Micah.... Deli.... Deli....) Korku unsurundan nasibini almayan film, çirkin Katie ile yakışıklı Micah'ın oynaşmaları ile daha da çekilmez hale geliyor. Ama sürekli mahrem yatak sahnelerini, gece ve sabaha karşı çekimlerini izlerken bu ikilinin hiç seviştiklerini görmüyoruz. Korku gerilim filmlerinde seks unsurunun az da olsa yer alması gerektiği görüşünde olan biriyim. Ama bu filmi sevişme-seks sahneleri kurtarır mıydı şüphelerim var. Çift film boyunca kocaman, çift kişilik karyolada hiç sevişmedi. 3 kez el ele dokundular 2 kez sarıldılar. Micah da cinsel sorunlarını bu durumda el yordamı ile halletmiş olmalı ki buraları hiç göremedik. Bize karanlık.
Korku Unsuru Yoksa Seks Unsuru Ya Da Komedi Unsuru Olmalı Mıdır Sorusunun Gerekliliği
Karekterler film içinde yer alan güçleri bakımından ancak bir terliksi hayvan büyüklüğünde. Bu gücü görmek ve algılamak için mercek gerekiyor. Konuya gelince BBG evinin deli çakması versiyonu. Sadece 2 kahraman var. Amaç geceli gündüzlü kamera çekimleri ile çirkinler çirkini uğursuz Katie'yi rahatsız eden kötü ruhu kamera ile çekmek. EEE..... Çekeceksin de ne olacak Micah? Başın göğemi erecek? Gece çekimlerinde kameraya bir sürü saçmalık yansıyor. Kafadan sakat ve tahtaları eksik olduğu bariz olan çirkin Katie ile Micah yatakta iken gün ve saat olarak anı anına kayıtları görüyoruz. O da ne? Odanın kapısı hep açık. Açık kapılı bir odada yatılacak ise salonda ışık yanmalı yada full karanlık olacakda o kapı kapanmalı. Neden sonuna kadar açık kapılı bir odada uyuyorlar anlamak zor. Çirkin Katie'nin pudrası ile kötü ruhu yakalama girişimleri sonuç veriyor ve yerlere serilen pudralarla ayak izleri bulunuyor. Arada bir kaç ses duyuluyor ve cin tahtası yanıyor. Ah çok korktum. Yanıma aldığım hasta bezini hemen kullanmalıyım :)
Filmde 50 dakika boyunca hayat dolu bir kızı canlandıran çirkin ördek yavrusu, sevimsiz Katie, birden fıttırıyor. Gece uyanmalar ve saatlerce ayakta dolaşmalar. Ancak Katie ayarında olan akıl zaafına uğramış sevgili insanlara en büyük tavsiyem, bundan kurtulmak için Katie'nin yaptığı gibi bir erkeğin koynuna girmek yerine astral yolculuğa çıkmaları olacaktır. Ağlayıp zırlayıp bir erkeğe sarılmak yerine korkularınızı yenmek için bol bol astral seyahat yapın. Buna dair kural ve prensipler her yerde var. Micah, ise fıttıran kızı teskin edeceği yerde ona bir video kaydı izletiyor. Video kaydında Katie gibi hasta olan bir kadının hazin sonu var. Kadın kollarını parçalamış harap durumda. İyide bunu niye kıza izletiyor. İyice hasta edip ondan kurtumak için galiba. Zaten filmde yer alan tek gerilim unsuru bu videoda yer alan şeytan filminden fırlamış gibi duran kadının kendi kollarını parçalama anıydı. Korkamadık ancak gülemedik de. Cinsel uyarım ise hiç olmadı. Her açodan netice negatif...
Yönetmenim, Benim Sana Bir Çift Sözüm Var
Kötü ruh finale doğru, kazulet Katie'yi kaçırıp mıncıklıyor, sırtını morartıyor. Buna teslim olan Katie ise geçirdiği son nöbette, Micah'ı öldürüyor. Yöneten Oren Peli'ye de bir çift sözüm var. Bu şekilde amatör kayıtların filmleşmesi yolu ile gizemli bir şeyler yaratma yeni bir olay değil. Bu nedenle bu kadar çuvallayan bir filmden sonra, yönetmenlik ısrarını sürdürmek gibi bir gayesi yoksa, çiğ börek yapılan bir salonda çalışabilir ya da sex shop da çalışabilir. Öncelikle sosyal yaşamı mutfağında öğrenip, sonra film yönetmeyi denesin. Tabi yönetmenlik ısrarı sürecekse...
(*)Laissez faire, laissez passer:
Adam Smith, tarafından söylenen bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler şeklinde türkçeleştirilen cümle. Üniversitelerde İktisat dersine giren mutlak surette duymuştur. Duymadıysa bu onun sorunu. Kötü öğrenci!
Tümünü göster








