Filmin yönetmeniyle Antalya Film festivali kapsamında bir röportaj gerçekleştirdik
03 Kasım 2021
1.
 Ferit Karahan'la "Okul Tıraşı" Üzerine

Film yurt dışında da çok beğenildi. Nasıl bir yolculuk izledi?

Şimdilik yolculuğundan memnununuz. Berlin Film Festivali'nde ilk gösterimini yaptık ve ondan sonra hatırı sayılır festival gösterimlerimiz oldu. Sanırım gelecek yılda da festivaller dolaşır ve vizyona gireriz. Her ne kadar neredeyse bütün festivalden ödüller almış olsa da, bizi sevindiren durum, o festivallerdeki seyircinin ilgisi.

Peki klasik soruyla devam edelim. Nasıl ortaya çıktı bu proje?

Doksanların başından sonuna kadar ben yatılı okulda okudum. Buna benzer bir yatılı ilköğretim okuluydu. O dönem çatışmaların ve şiddetin çok olduğu bir dönemdi. 2009'da Okul Üçlemesi adında birkaç hikaye yazmıştım ve Kültür Turizm Bakanlığı ilk hikayeyi desteklemişti. Niyetim okul hakkında bir üçleme yapmaktı. Üçlemenin ilk filmi için yapım başvurusu yaptık ama alamadık. 2012'de, bu sefer Gülistan'la birlikte tekrar yazmaya başladım ama ben bir türlü bir mesafe koyamıyordum kendimle yatılı okul arasına. 2014'e kadar tekrar yazdık, durduk. Gülistan önce tamamen bana bıraktı ve ben de daha çok anılarımı yazdım. Kendi çocukluğuma dair bir belgesel yapmak istemiyordum; ama tamamen gerçeklikten kopuk, stilize bir dil de bana yakın değildi. O yüzden vazgeçtim ve Gülistan, Amerikan formülüne yakın bir hikaye yazdı. Kendi yaşadıklarımın beni çok derinden etkilediği için o komik dil bana iyi gelmedi. Sonra 2015'te biraz da Türkiye'nin antidemokratikleşmesinin başladığı tarihten sonra ve Orta Doğu'yu kasıp kavuran savaşın ardından, ülkemizin de bir çok şehrinde bombaların patlatılması, İşid'in baskın ve canilikleri bana 90'ların atmosferini hissettirdi.  Ve bir gün Gülistan'la yemek yaparken baskı altında kalan insanların, (bu bir devlet, aile, fabrika da olabilir), bir esneme biçimi olarak yalanı nasıl kullandıklarını ve bunu nasıl direniş biçimine dönüştürdüğünü konuştuk. O gün kağıda 48-50 sahne başlığı yazdık ve o sahnelerin akabindeki altı günde o sahnelerin içini doldurup senaryoyu bitirdik. Yedinci gün Gülistan'la oturup düzeltmemizi yaptık. Ve o günden sonra hiç dokunmadık. 2016 yılıydı. Yedi yıl, yedi gün süren bir senaryonun hikayesi bu.

Senaryo demişken, biz senaryoyu çok beğendik. Tıkır tıkır işleyip, hiç sarkmayan, çok iyi bir senaryo var. Yalan konusu karakterlerden başlayıp sonra bir gerilime dönüyor, sonra bir polisiye yanı var? Senaryoyu oluştururken, bahsettiğiniz çalışmaları yapmadan önce etkilendiğiniz şeyler oldu mu?

Biz kendimizi daha çok edebiyatçı olarak görürüz. Çok küçük yaşlardan beri yönetmenlik yapmaya başlamam bunda bir şey değiştirmedi ve hatta pekiştirdi. Senaryoda, türler arasında dolaşmak, dramdan biraz da komedi unsurlarının yardımıyla bir polisiye doğru doğal bir yolculuk sağlamanın filmi daha dinamik ve doğal kılacağını düşünüyordum. Ben setten önce prova yapan birisi değilim. Çünkü bu filme özgü olarak oyuncuların - özellikle çocukların- mekanikleşeceğini düşünüyordum. Ama masa başında, bir sahnede kaç tane planın çekileceğini, nereden çekileceğini, hangi sesleri kullanacağımızı, ışığın nereden geldiği gibi elementleri tasarlamaya çalışıyorum. Masa başı çalışmanın, sette oyunculara yoğunlaşmamı sağladığını deneyimledim. Senaryoyu ilgi çekici kılmak, sizin için önemli meselelerin başkaları içinde önemli olmasını sağlamak zorundasınız. Bunu belli bir tür içinde, türler arasında geçiş yaparak da yapabilirsiniz. Bizim edebiyat ve sinemadan beslendiğimiz bir çok kaynak var; fakat olabildiğince kendi sesimizin bir karşılığı olsun istedik. Herhangi bir sahne başka filme benzemesin; ama esinlendiğimiz sinemadaki ustalarımız Hitchcock, Kiarüstemi, edebiyatta da Herta Müller, Gellu Neum gibi isimleri de saklamak gibi bir çabaya girmedik.

Peki tam denk gelmişken, çocuk oyuncularla çalışmak nasıldı?

Ya çocuk oyuncular zor. Yani çocuk oyuncular bir iki taneyken bile zorken, beş yüz tane olunca çok fazla zor. Bir kere çok zekiler, sizinle sürekli oynuyorlar. Bir güç dengeleri var, sizi avuçlarının içine almak için her şeyi yapıyorlar. Ağlıyorlar, bağırıyorlar, gülüyorlar, kızıyorlar. Fakat ben de onların olduğu sıralarda yıl önce bulunduğum için, motivasyonlarını ve neyi isteyip neyi gizlediklerini hemen anlıyordum. İlk haftadan sonra bir mesafe koydum. Büyükler nasıl davranıyorsam, küçükleri de öyle davranmaya karar verdim. Ve onlara bir birey gibi, filmin diğer oyuncuları, büyükleri gibi davrandım. Benim ciddi olduğumu gördükleri vakit onlar da ciddileşmeye başladı gerçekten. Ve onlar da filme inanmaya başladılar. Onları oynatırken bazı yöntemler geliştirmek zorundaydık ve bu anlamda "Kubrick taktiği" yani bütün herkese numaralar vermeyi çok kullandık . Bazen de, Fellini taktiği uyguladığımı hatırlıyorum. İşte, elime bak, biraz kızgın bak gibi kesik kesik parçalardan bütünü oluşturmaya çalıştım. Ama en çok konuşmaya ve rahatlatmaya çalıştım.

Filmde, yani okulda, birkaç sahne vardı, özellikle yemekten önce bir askeriye tarzı disiplinin olduğu sahne gibi. Bunun sebebi nedir? Gerçekten böyle miydi?

Milliyetçilik akımının bizim topraklarımıza gelmesinden itibaren bizde bir şeyler değişti. Geçen yüzyılın başlarından beri süregelen, sonrasında iki kutuplu dünyanın dengeleriyle birlikte bizde oluşturulan, özel harp daireleri, toplumun militarizyasyonu, altmışlarda, yetmişlerdeki sağ-sol kamplar ve kutuplaşma, seksenlerle birlikte gelen, bütün topluma yayılan bir korku ve militarizm bizim toplumumuzu dönüştürdü. Seksenlerin sonunda Sovyetler dağıldığında, 3. Dünya ülkelerinde bu militan ve paramiliter yapılar dağılırken bizde dağılmadı çünkü bizim Kürt meselemiz vardı. Milliyetçi tavır sürmeye devam etti ve hala da devam ediyor. Bu durum, toplumun her kesimine, her ırktan, cinsten herkese zarar veriyor. Sürekli kendi şiddetini üreten, kendini bitiren erkek egemen bir kültür oluştu. Sonuçta erkeği de tüketecek olan... Gerçekten, militarist bakış açısını aşabilirsek eğer, kadının özgürlüğü, çocuğun özgürlüğü ve bizim özgürlüğümüz daha da artacaktır. O yüzden, o sahneler böyle görünüyor.

Bu açıdan bakarsak da filmimizi politik bir film olarak değerlendirebilir miyiz?

Bence bütün filmler politik.

Peki bu konuyu açmışken, klişe bir soru olacak ama bu filmleri yaparken bir baskı hissediyor musunuz?

Çok hissetmiyorum ve korkmuyorum artık. Belki de korkmadığım için de bana yapılan imaları görmüyorum. Birincisi kimseye düşman değilim ve slogan atmıyorum. O nominalizm, yani sadece sloganlarla hareket etmenin sinemaya yakışmadığını düşünüyorum. İkincisi, siyah karakterler, beyaz karakterler, iyiler, kötüler diye asla ayırmıyorum. Siyah ve beyazın ötesinde, insan karakterindeki gri alanların daha değerli olduğunu düşünüyorum. Bu beraberinde bir mesafe getiriyor ve "yargılama" gibi çiğ bir üstten bakış yerine "anlama", "hissetme" gibi duyguları daha baskın kılıyor sanırım.

Dikkatimi çeken bir şey; Öğretmen karakterlerin sanki hiçbiri iyi değil, yani iyi bir karakter yok gibi bir şey. Öyle algıladım. Bu direkt yaşadığınız deneyimden yola çıkarak mı böyleydi?

Ben çocukların da iyi yanları olduğunu düşünmüyorum. Yani, en baş karakterin bile bir problemi var. Hiç kimse sadece iyi ya da kötü değil ve bu anlamda her insanın iyi ve kötü tarafları olduğunu düşünüyorum. Gülistan'la senaryoyu yazmadan önce, diyaloğu olan herkesin ama herkesin bir karakter analizini yaptık. Sonrasında, mekanın bir karakterini oluşturmaya çalıştım. Bir de doğanın, onların üstündeki etkisini konuşurken doğanın da bir karakteri ortaya çıktı. Yani o yüzden, o karakterlerin dengesi, benzeştikleri noktalar, farklılaştıkları noktaların insana yakın olması, ete kemiğe bürünmesi benim açımdan biraz da bu yöntemle mümkün oldu. Fakat dediğim gibi, eğer kötü bir şey yapmış karakteri senaryoda bir yönetmen olarak anlamak yerine yargılamaya çalışırsanız, o zaman tek katmanlı bir film çıkarma riskine de girersiniz. Bütün bunlar majör suçlar diye kendimce adlandırdığım, çocuklara ve hayvanlara karşı işlenen suçlar gibi suçları, dışarıda tutuyorum. Sanırım şimdilik bu karakterleri anlamaya çalışmayacağım.

Antalya'dan daha önce bir ödül vardı. Şimdi de umarız olur. Antalya sizin için ne kadar önemli? Ulusal yarışma bir dönem kalktı, geri geldi. Bu konularla ilgili görüşünüzü de yakalamışken merak ettim?

Antalya benim için dünyadaki en önemli festival. Çünkü ilk filmi burada gösterdim ve ilk büyük ödülümü buradan aldım. Antalya ile benim gerçekten manevi bir bağım var. Bütün bu tartışmaların içinde olmayı çok tercih etmiyorum. Yani oradaki niyet neydi, onu çok kestiremiyordum. Dünyanın bütün festivallerinde, Cannes, Berlin gibi yerlerde filmlerimiz yarışıyor ve genelde ödül alıyor. Bizim sinemamız onlarınki kadar güçlü, uluslararası olmasının bize bir zarar vermeyeceğini düşünüyordum; fakat öyle olmadı. Bu durum bir sansür mekanizması gibi çalışmaya başladı. Yanılmışım gerçekten! Eğer diğer ülkelerden on- on iki film, beş tane altı tane ulusal film alınsaydı-Fransızların Cannes'da yaptıkları gibi- bu endüstrimize katkı bile sağlayabilirdi. Sadece iki ulusal film almak, aslında kendi ülkende yapılan sinemayı görmemek anlamına gelir.

Peki, yine sizi yakalamışken son dönemin meşhur sorusunu sorayım: Bu dijital platformlar, dijital dünya sinemayı nereye götürecek? Dijitale iş yapar mısın?

Bu dijital meselesinde herkes gibi kafam çok karışık. Yani dürüst olmak gerekirse bilmiyorum. Sinemayı birlikte yapılan bir etkinlik gibi görüyorum. Onun ruhu, o karanlık odada insanlarla birlikte izlemenin keyfi bambaşka. Sinema bizim için gerçekten bir armağan ve bunu pandemi de bir kez daha deneyimleme şansımız oldu. Platformlarda da iyi şeyler üretiliyor.

Son soru olsun, film vizyona girecek mi? Nasıl bir yol izleyecek?

Bir dağıtımcı ile anlaşmak üzereyiz ve vizyona girmeyi düşünüyoruz. Bu arada filmi dünyanın farklı yerlerinde de vizyon görmesini sağlayacağız.