"Ben oldum demek çok sakattır" posteri

Yakup Sancı: 17 Aralık 1930 da İstanbul'da doğdu. Haydarpaşa Lisesi'nden mezun oldu Safa Önal. Sinemacılarımızı konuk ederken elbette ki Sayın Safa Önal'ı es geçemezdik. Sinemamıza senarist, yönetmen olarak bir ömür hizmet etmiş, yazdığı senaryoları ile dünyada en çok senaryosu film olan senarist olmuş, bulunduğu yere emeği ile alın teri ile gelmiş… Sinema tarihine adını tırnakları ile kazıya kazıya yazmış bir usta ile röportaj yapmanın mutluluğu içindeyim. Söz konusu sinemaysa, sinemaya ömür adamış büyük usta Safa Önal için akan sular dururdu. Öyle de oldu. Röportaj teklif ettiğimde "Seve seve katılırım" dedi. Bizde katıldığı için teşekkür ediyor, söyleşimize sinemaya girişi ile başlıyoruz…

Senaryo yazmak ve sinema serüveniniz nasıl başladı?

Safa Önal: Sinemaya atılmam, sinemayı bir meslek edip yaşam biçimi seçmem çok eskilere 20 yaşlarıma kadar gider. Öykü yazmakla başladım. Önce çocuk dergilerine yazdım. Benim yayınlanmış ilk imzalı yazım Eylül 1945'dir. Nişantaşı Ortaokul öğrencisiydim. Bu okulda Ayhan Işık, Karikatürist Semih Balcıoğlu, karikatürist Ferruh Doğan, ünlü yazar arkadaşım Hasan Pulur ve ben öne çıktık. Beş arkadaştık üç'ü rahmeti rahmana kavuştular, Hasan Pulur ve ben yaşamaktayız çok şükür. Böyle yazmakla başladı yazma serüvenim. 1950 yılı'nda Milliyet gazetesinde haftada dört gün öykü yazmaya başladım. Aynı gazetede "Karanlıklar"adlı bir romanım tefrika edildi. Yani gazetenin dördüncü sayfasında üç sütun yukarıdan aşağıya iniyordu öyküm. Yanlamasına da 7-8 sütun romanım vardı. Bunları yaparken yaşım 19,5'du.

Bir yıl sonra dönemin en iyi haftalık dergisi "Hafta" da öykü yazmakla başladım. Türkiye Yayınevi, Abdullah Ziya Bey'in tarih romanlarının, Yıldız Romanlar'ın yayınlandığı o müthiş Türkiye Yayınevi, yani Çocuk Haftası Dergisi ve Yavrutürk Dergisi çocuklar için… Eliş ve Posta Dergisi kadınlar için… Yıldız Dergisi sinemacılar için. Yetmiyormuş gibi o kadar yayın bir de "Hafta" gibi müthiş bir dergi. Bu dergide tek yerli öykücü olarak öykülerim yayınlandı birkaç yıl. Derginin yazı müdürlerinden Rakım Çalapala aylık yayınlanan "Hayat" dergisine geçti. Bu dergiyi Yapı Kredi Bankası çıkarıyordu. Genel Yayın Müdürü Vedat Nedim Tör'dü… Daha sonra haftalık dergi oldu. Bu defa aylık "Hayat" dergisinde öykü yayınlamaya başladım. 20-21 yaşlarındaydım o zamanlar. Derken Türk sanatı dergisi girdi araya. Askere gittim, askerde de yazmaya devam ettim, yazdıklarım devamlı yayınlandı.

ilk öykü kitabım olan "Dünyanın En Güzel Gemisi"ni yayınladım

Askerden döndükten sonra haftalık "Yelpaze Dergisi"... Bu derginin yazı müdürlüğünü ben alır mıydım? Yönetir miydim? Ressam arkadaşım Galip ve Oral Orhon bunlar İllüstratif ressamlardılar. Makalelere, önemli yazılara, öykülere, roman kapaklarına imza atar, resim yaparlardı. Onların teklifiydi bu. Ben sayfa çizmesini, katrat ve punto nedir? Neye yarar?... Bilmemekteydim. Ama ona rağmen kabullendim. Yelpaze dergisinin başına geçtim. 1953 yılının ortalarından 1960 yılı'nın sonuna kadar o dergide yazı işleri müdürlüğü yaptım, öyküler yayınladım. 50 bin iadesiz şartıyla bıraktım. Bayie bu şartla veriyorduk, bu önemli bir olaydı benim için. Aynı dönem içinde Peyami Safa ile tanıştım. O büyük usta romancı, harikulade romancı Peyami Safa Bey Milliyet Gazetesinde yazıyordu. Onun aylık "Türk Düşüncesi" Dergisi'nin yazı müdürlüğünü "Yelpaze Dergisi" İle birlikte yaptım. Aylık çıkıyordu, fikir ve sanat dergisiydi. Diğeri haftalık dergiydi benim yolumu kesmiyordu. Yine bu yıllarda ilk öykü kitabım olan "Dünyanın En Güzel Gemisi"ni yayınladım. Peyami Safa Bey bu kitaba önsöz yazmıştır. Bu önsözde Safa Önal hikayelerine uzun ve ayrıntılı bir bakış açısı vardır.

Bu arada İstanbul milletvekili Kamuran Tekil, devrin başbakanı Adnan Menderes'in yakın dostuydu. Kamuran Tekil "Adam" diye bir siyasi dergi çıkartacaktı. Altı hafta kadar o derginin yazı müdürlüğünü de yaptım. Bunu götüremedim fazla, işlerim yoğundu. Çok ilginçtir, Hürriyet Gazetesiyle o zamanın ikinci büyük gazetesi "Yeni Sabah" arasında bir rekabet, bir yarış vardı. Daha doğrusu yarışı körükleyen, tetikleyen "Yeni Sabah" gazetesiydi. Sahibi Safa Kılıçlıoğlu ve yazı müdürü Nezih Demirkent. Hürriyet Gazetesinde ne varsa Yeni Sabah Gazetesi de onun aynısını alır ve benzer şekilde kullanırdı. Örneğin Hürriyet'in resimaltı üç satırsa, Yeni Sabah'ın da resimaltı üç satır olurdu. Diyelim Hürriyet gazetesi Çanakkale Şehit Abidesi için kampanya açıyor. Yeni Sabah başka bir konuda olsa benzerini açıyordu. O sırada Hürriyet Gazetesi'nin ikinci sayfasında Alex Raymond'un çizdiği bir strip vardı, tek bant çizgi roman. "Dedektif Nick" Dünyada sanırım 180 gazetede aynı anda yayınlanıyordu. Olağanüstü bir olaydı. Yeni Sabah da öyle bir şey yapmak istemiş, arkadaşlarım dediler ki…"Böyle bir şey yazar mısın?" Yazarım dedim.

İstanbul'u İstanbul eden neler varsa gitmekte

Yaz mevsimiydi. Pavli adasına tekne ile gidip kamp kurmuştuk. Orada arkadaşlar denize girdiler, midye çıkardılar, sevgilileri geldi, eğlendiler. Ben ha bire yazdım. Hatta benimle dalga geçtiler. Yaz bitti arkadaşlarım…"Yahu koca Yazı ziyan ettin, ne güneş ne deniz, ne de hayatın tadını alabildin" dediler. Böyle diyenlere "yahu ben size şu yazdığımı bir okuyayım da dinleyin" dedim. Maçka da Şark Kahvesi vardı; Her şey gibi o da gitti elimizden. İstanbul'u İstanbul eden neler varsa gitmekte, yerine İstanbul'u İstanbul yapmayan neler varsa konmaktadır. Bu da benim kendime ait bir üzüntüm, bir şikayetimdir…

"Lejyon Dönüşü"

Orada bir akşamüstü 4-5 arkadaşıma Hürriyet'e karşı Yeni Sabah'ın yayınlamasını düşündüğü öyküyü bölümler halinde okudum. Çok beğendiler. Benimle dalga geçmekten vazgeçtiler. Hasan Kazankaya vardı, Allah rahmet eylesin, Beykoz da sağ açık oynardı. Türkiye dans kralıydı. Evlere giderdi portatif bir gramofonu vardı, içinde plaklarıyla gider, çalar, dans dersleri verirdi. Bana göre bu güne kadar gördüğüm en iyi araba kullanan adamdı. Daha sonra "Lejyon Dönüşü"diye bir roman yazdı, yayınlandı. Senaryosunu ben yazdım. İlk senaryom diyebilirim. Orhon M. Arıburnu, bugün adı bile anılmayan o iyi aktör, o yönetmen, o iyi şair çekti bu filmi. Fikret Hakan oynamıştı başrolünü. Bu öyküyü dinledikten sonra Hasan…"Arıburnu'na söylesem ona da okur musun?" Dedi. Okurum dedim, ertesi gün Orhon M.Arıburnu'nu getirdi şark kahvesine. Aşağı yukarı aynı takımdık, yine okudum. Arıburnu hiç ses çıkarmadan dinledi sonuna kadar. Sonunda şapkasını çıkardı. Fötr şapkasını pek çıkarmazdı."Aklınıza, elinize sağlık, ben bunu alıyorum, film yapıyorum" dedi. Böylece Yeni Sabah Gazetesi'nin ikinci sayfası için düşünülmüş bir tek bant çizgi roman Yeni Sabah'çıların haberi bile olmadan, sadece yazar ve çizer gurubunun bildiği bir olaydı. Birdenbire Arıburnu'nun teklifiyle sinemaya yöneldi. Benim aklımdan sinema hiç geçmemekteydi.

Ertesi gün için bana Duru Film'de randevu verdi. Öğleden sonra buluşacaktık, kalktım gittim. Yeşilçam sokağına ilk girişimdi. Sokağa açılan dar bir kapı, yarı karanlık taş merdivenlerden çıkıp, yazıhaneye girdim. Arıburnu beni bekliyordu. Sahibi, rahmetli o güzel insan, saygıyla anarım Naci Duru ile konuşmuşlar, Naci Bey İzmir'deymiş, uçakla dönmekte 20-25 dakika sonra Yeşilköy havaalanında olacak ve gelecek. Tabi gelir, kolaydı gelmesi; Çünkü o zaman böyle bir trafik derdi, böyle bir trafik azabı yoktu. İstanbul 300-500 bin kişinin yaşadığı başka türlü güzel bir kentti. Başka bir tadı tuzu olan, sükuneti olan, bir istirahat şehri gibiydi. Bekledik, Naci Bey de geldi. Ben Arıburnu ile bir gün önce tanışmışım, fazla da aramızda konuşacak bir malzememiz, ortak konularımız yoktu. Birbirimizi pek tanımıyoruz, sessiz sıkıntılı bir 20-25 dakikaydı.

Sinema seni ve senin gibileri kazanmalı

Gözlüklü, kalın camlı, çok geniş yüzlü, güler yüzlü, şeker şerbet bir adamdı Naci Bey. O zaman pırpırlar uçuyordu tek kanatlı, pervaneli. "Uçaktan indim, kulaklarımda biraz uğultu var" dedi. Çay kahve içtik, sonra "Bir daha soruyorum. Alıyor musun? Yapacak mısın?" Dedi. Arıburnu "Alıyorum" deyince bana döndü…"Ne istersin?" Dedi. Hiçbir fikrim, hiçbir ihtimalim, hiçbir kaydım yoktur, bilmemekteyim. Ama ağzımdan 750 lira diye bir rakam çıktı. Gülümsedi bana. "Ben istesem bunu senden çok daha ucuza alabilirim. Ama çok gençsin, sinema seni ve senin gibileri kazanmalı. Peki" dedi. Yan taraftaki odaya döndü "Süreyya" diye seslendi. Sonradan ünlü yönetmen olacak olan oğlu Süreyya Duru geldi. Ben yaşlardaydı Süreyya. Şişmanca, topluca genç bir adamdı. Mekteb-i Sultani de Galatasaray Lisesinde okumakta. Biraz çalımlı geldi. Naci Bey o sırada bir çek yazdı. "Şunu çek bankadan getir, Safa Bey'e verelim" dedi. Süreyya bana ters ters baktı. "Kim bu herif? Ben yaşlarda tıfıl biri... Ben bunun uğruna bankaya gideceğim de para çekip getireceğim" der gibi baktı bana. Neyse bankaya gitti parayı çekti geldi babasına verdi, babası da bana verdi. Seneler geçtikçe Süreyya ile dost olduk. Her seferinde ben ona "Süreyya" diye babasının ses tonuyla seslenirdim. Anlardı, bana nasıl ters ters baktığını da anımsar, bana gülerek takılırdı.

Arıburnu'nun kişiliğindeki zerafet, biriktirdiği kültür

Daha sonraları O.M.Arıburnu ile şimdi yerinde yeller esen, bana göre Gümüşsuyu'nun tek taş pırlantası, kapı girişinde, bahçe girişinde, yola yakın yerinde Park Pastanesi olan o güzelim Park Otel vardı. Şimdi yerinde inşaatının tamamlanmasına izin verilmemiş bir mezbele durmaktadır. Kötü bir yer, bir bina hayaleti durmaktadır. Arıburnu ile o pastanede buluştuk defalarca. Beraber bir tretman yaptık ondan öğrenmekteydim. İnsan konuşturmak, diyaloglamak ve yeni sahne üretmek zaten öykücülüğümden gelen mizacımda ve kimyamda olan işti, zahmet çekmedim. Bir de Arıburnu'nun kişiliğindeki zerafet, biriktirdiği kültür, benim yaşım kaç olursa olsun, insan ilişkilerine verdiği değer. O bir şöhret ben yeni bir adamım ama Bab-ı Ali de öykücülükte, yöneticilikte adam gibi varım. O yaman elektrik, iyi elektrik kolaylıklar getirdi. O zamanlar çok moda olan 5-10 cepli spor pantolonlar giyer, her cebinde kalemleri ve kişisel eşyaları dururdu. Piposu vardı, bazen söner bazen yanardı. Bazen dumanı tüter bazen boşa nefes çeker böyle bir hoş adamdı.

Nişantaşı ortaokulunda "Bilmece Dergisi"ne öykü yazarken bu derginin kapağını bir hafta Semih Balcıoğlu, bir hafta Ayhan Işık çizerdi. Sonra ben "Hafta" dergisine geçince ve kendime iyi bir yer edinince orada da Ayhan karşıma çıkmıştı tekrar. Aydınger kağıdına resimli roman kopyaları yapıyordu. Ayhan, Akademiliydi çünkü. Üçüncü tesadüfle buluşmamız "Kanlı Para" da oldu. Ayhan Işık ile O.M.Arıburnu'nun eşi Nedret Güvenç oynadılar. Sinema bu filmle müthiş bir kötü adam kazandı. Bu Sadri Karan'dı. Bu başarılı çizgiyi taa A. Tarık Tekçe'nin gelişine kadar o götürmüştür. İyi yorumlayarak bir numaralı kötü adam tipi oynuyordu.

Aylık "Hayat Dergisi"nin kapağında yukarıdan aşağıya inen bir bant içerisinde "İçindekiler" diye birer satırla bilgi verilirdi. Bunlardan bir tanesi hala içimi ısıtır. Somerset Maugham ve Safa Önal'dan birer hikaye duyurusu vardır. Nedense bunu çok önemserim, bana çok hoş bir şey gibi gelir.

"Kanlı Para" çok iyi bir film oldu. İstanbul Ekspres Gazetesi ödülünü aldı. Yine aynı ekiple hemen arkasından "Medy" filmi geldi. Bu filmle Ertem Göreç'i tanıdım. Ertem bu filmin montajını yapıyordu. Sonradan ünlü yönetmen olan arkadaşım, dünya kadar çalışacağım bir isimdi Ertem Göreç. Daha sonra Ayhan'a çok senaryo yazdım ve Cingöz Recai, Karlı Dağdaki Ateş, Ölünceye Kadar gibi çok filmini de yönettim. Sinemaya girişimin böyle bir başlangıcı var.

Bab-ı Ali yokuşundan ayağımı çektim, olduğu gibi sinemaya yüklendim

Bir taraftan sinemada senaryo yazmaya devam ederken beri tarafta da Bab-ı Ali'den ayağımı çekmeye çalıştım. 1952 de başlayan serüven 1961'e kadar böyle sürdü. Yıldız Romanlardan "Bela" adını taşıyan bir tredman çıkarmıştım. O tredmanı Yerli Film'e götürdüm. Orhan Günşiray ve Atıf Yılmaz Batıbeki'nin o güzel iç avlulu iş hanlarından birindeydi Yerli Film. Hanın kapı girişinden itibaren halı tamiri yapan dükkanlar vardı. Sonra iş hanı başlardı. Avlulu iş hanları çok önemlidir. Sanıyorum Metin Erksan'ın fakülteden mezuniyet tezidir. Çok saygı duyduğum bir olaydır o mimari. Orada Atıf Yılmaz'a okudum. Tuhaftır, Arıburnu gibi "Aklınıza Sağlık" demişti. Bu tredmandan "Allah Cezanı Versin Osman Bey" adıyla film yaptı. Sonra Bab-ı Ali yokuşundan ayağımı çektim, olduğu gibi sinemaya yüklendim.

Sinema büyük bir atağa kalkmış, senede 10 filmden yavaş yavaş 15-20-30 filme çıkmaya başlamıştı. Kemal Film'in sahibi Osman F. Seden, Allah rahmet etsin, kendi üstüne alındı "Allah Cezanı Versin Osman Bey'i". Filme filmle karşılık vermek istedi. O da "Erkeklik Öldü Mü Atıf Bey" diye bir film yaptı. Bunlar güzel şakalardı. Yüksek seviyedeydi. Sinemanın da vardığı yüksek çizgiyi gösteriyordu. Hasretle anarım.

Yakup Sancı: Hancı filmi o yıllarda çok önemli bir filmdi. Bu filmin senaryosunu siz yazdınız. Hancı filmi çıkışınızın başlangıcı diyebilir miyiz?

Safa Önal: Türker İnanoğlu'nun Yeşilçam sokağında küçük ve dar ahşap bir merdivenle çıkılan 2 odalı bir yazıhanesi vardı. Tanışmıştık ve bu sıralar ortalığı birbirine katan "Hancı" şarkısını sinemalaştırmak istediğini söylemişti. Daha önce filmler yapmış, onlar pek başarılı olmamıştı. Şikayetleri vardı. Bir sıkışık duruma girmek üzereydi veya girmişti. Ona Hancı yazdım. Hancı benim 10-11 yaşımda Şehzadebaşı'nda "Hilal" sinemasında gördüğüm, o yaşlara rağmen çok ağlayıp içlendiğim bir Amerikan filmi olan "Stella Dallas"dı. Stella kadının adıydı. Bu filmin hikayesini tersyüz ettim. Bu defa kadını acı çekecek, acı çektirecek erkek haline getirdim. "Hancı" şarkısını Müzeyyen Senar söylemişti. Ufak sayılacak bir kadroydu, Turgut Özatay, Cavidan Dora, Amerika'dan dönmüş kervansarayda dans eden ve kimsenin tanımadığı rahmetli Yılmaz Duru ve rahmetli Aysel Tanju'dan ibaret bir ekipti. Film büyük bir ilgi patlaması yaptı. Erler Film'i yerine oturttu. Dolaysıyla Türker'i dolaysıyla da beni…

Bundan sonra da yürüdü gitti, anlaşmalar yaptı Türker. Ayhan Işık, Göksel Arsoy, Fatma Girik, Eşref Kolçak gibi oyuncularla filmler çekildi. Ben devamlı yazmaktaydım. Beş yıl kadar bir süre Erler Film senaryolarını yalnız ben yazdım ve de hep Star sistemine göre çalıştım.

Yakup Sancı: Ünlü bir senaristtiniz, Firma, kişi seçer miydiniz? Senaryo ücretleriniz yüksek mi olurdu? Safa Önal'a senaryo yazdırmak kolay mı zor mu olurdu?

Safa Önal: Tamamı nakit olmayan, bir kısmı senetle üç bin liraya yazıyordum. Tamamı nakit ödenmek üzere beni birdenbire üç bin liradan sekiz bin liraya "Ağaçlar Ayakta Ölür" ile Memduh Ün çıkarmıştır. Herkesin gücü buna yetmemektedir. Filme çekilmiş 395 senaryo yazdım. İstersen bin tane yaz filme çekilmedikten sonra kıymeti yok. Para konmuş, emek konmuş, oyunculuk, stüdyo işlemi konmuş, seyircinin karşısına çıkmış, sinemaya takılmış 395 senaryo yazmış biri olmama rağmen kötü senaryo yazabilirim ama kötü tredman yazmam. Çünkü benim tredman ustam Atıf Yılmaz'dır. Bende Atıf Abi kadar ünlüydüm, o ünü yakalamış, adamakıllı gidiyordum. Ama hiçbir zaman "Ben oldum" dememişimdir. Bütün ahlakım oradan gelir. İş disiplinim, bir de meslek ahlakım... Atıf Abi sigarasını dudağına takar, dumandan bir gözünü kısar, bir mapushane voltası atarak söylerdi, ben daktiloda yazardım. Bana tredman nasıl yazılır? Nasıl yazılmalıdır? Bir sahneden öbür sahneye nasıl geçilmelidir? Neden öyle bir sahneye geçilmelidir? Tüm bunları izah etmeden öğretmiştir. Öğretmek yoktur, söylemek yoktur. Sen çırak olarak kapacaksın. Öğreneceksin, varsa yeteneğin alacaksın. Böylece kalfalığa soyunacaksın. Kalfalıktan da ustalığa peştamal takacaksın.

"Menekşe Gözler" filminin senaryosuyla "Altın Koza" aldım. Yönetmeni Atıf Yılmaz'dı. Alışık oynamıştı başrolü, o'na da ödül vermediler. Yalnız şu güzelliği getirmişti. Gece 23:00 haberleri, radyoda, Adana Altın Koza sonuçları açıklandı… Senaryo dalında Safa Önal... Yaklaşık 20-25 dakika sonra kapı çalındı, kapıyı açtım Sadri Alışık ile Çolpan İlhan gelmişler!... Sadri Alışık,"Belki duymamışsındır, telefon etmeyi de az buldum, seni öpmeye, kutlamaya geldim" dedi. Başrolünü oynadığı filmde bir şey almamış ama gecenin bir yarısı beni, arkadaşını kutlamaya geliyordu. Bunlar yaman şeylerdir. O zamanki dayanışmanın güzelliğiydi bu da.

Benimle çalışmak isteyen bazı film şirketleri "biz senin senaryo paranı ödeyemeyiz" diyorlardı. Benim indimde küçük firma, büyük firma yoktur. Ben her şirkete yazdım. Birsel film'e de yazdım, Erman film'e de yazdım. Yazmakla kalmadım kocaman kocaman filmleri yönettim. Orhan Gencebay'ın en iyi zamanlarında hem yazdım hem yönettim. Zeki Müren çektim. Ayhan Işık, Sadri Alışık, Türkan Şoray çektim 8 tane… Hülya Koçyiğit çektim. Çekmediğim kalmadı. Ama ufak firma, büyük firma hiç ayırmadım.

Bayılırdım diyaloglu tredman yazmaya

Şöyle diyorlardı bana "senin tredmanlarınla film çekilir." Çekilir çünkü bütün diyalogları yerleştiriyor Safa, sonra Starlar arasında bir itilaf olmasın diye… Örneğin tredman da,"Yakup ile Safa tartışırlar" diye bir satır açarsın… Peki nasıl tartışırlar? Ne derler? Hangi anlamda tartışırlar? Bunu yazmadan verdiğin zaman yönetmene, yönetmen de "Ben böyle düşünmemiştim." Ya da oyuncular, Star... Sen Starsan o da Star, oraya zorlukla gelmiş tırnaklarıyla tutuna tutuna gelmiş. Orayı bırakmak niyetinde de değil. Sonuna kadar saygı duymak zorundasın. Tartışma açar… "Ben böyle düşünmüyorum." derse ne yapacaksın? Film çekecekler, sete çıkmaları lazım. Yeniden yazmaya başlasan her geçen gün zarar. Star, gün vermiş, oradan başka firmaya gidecek, başka filme başlayacak. Böyle bir durum… Onun için her şeyi açık seçik koyardı Atıf abi. Ben de öyle tredmanlar yazardım. Bayılırdım diyaloglu tredman yazmaya. O yüzden birçok firma bana tredman parası ödeyerek film çekti.

Yakup Sancı: Bu tredmanlar Guinness rekorlar kitabına giren 395 senaryo dışında mı?

Safa Önal: Tam bilmiyorum. "Kardeşim sen bana senaryo parası vermiyorsan ben de yazmıyorum" demedim. Onun için Yeşilçam'da bir tek tatsızlığım yoktur. Ben hep ıslık çalarak girdim o sokağa. İyi ki öyle yapmışım.

Yakup Sancı: Yeşilçam 6.700 film üretti. Bu filmlerin 500 tanesi de sizin senaryolarınız. Bir başka deyişle her 10-12 filmden biri sizin senaryonuz demek. Sizin senaryolarınız sinemamızın yön bulmasında etkili oldu diyebilir miyiz?

Safa Önal: Evet, ondan hiç kaçmadım. Bir de müthiş bir senaryocu sorumluluğu yaşadım. Şimdi böyle bir sorumluluk duygusu yok. Seyirci senin söylediğin, yazdığın diyalogları alır. İçinde sevdikleri varsa slogan yapar kullanır. Bunların içinde küfürler vardır, argolar vardır adamakıllı. Bunlardan şiddetle kaçtım. İyi bir Türkçeyle ele aldığım tiplemeler kendi kültürleri, kendi yaşam ve kendi töreleri ne ise öyle konuştular. Manavı manav gibi, doktoru doktor gibi konuştular. Elimden geldiği kadar küfrün, argoyu severim ama kötü argonun dışına düşmeye çalıştım.

Yakup Sancı: Bir de sansür vardı. Sansürden çok çektiniz, anlatır mısınız?

Safa Önal: Evet, bir de sansür vardı. Bir de bu sansürle boğuştuk. Sansürden inanılmaz çektik. İç İşleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Genel Kurmay gibi kurumlardan atananlar sizin ürettiğiniz sanat eserinin üzerinde… Onlara hiç suç bulmuyorum, onları suçlamıyorum. Onlar atandılar. Ama kendi dünya görüşleri, kendi ahlak görüşleri, kendi aile görüşleri sanatın dışında dar bir çerçeve içinde, hiçbir hayale yer vermeyen, biraz da disiplinli köşeleri olan bir takım birimlerden geldikleri için, bir de sorumluluk taşıdıkları için daha bir ciddi, daha ipleri sıkıp gererek senaryolara baktılar.

Yalnız senaryoyu tasdik etmeleri yetmiyordu. "Acaba bizim attıklarımızı, istemediklerimizi bizden habersiz filmde kullandılar mı?" Diye tasdik ettikleri senaryonun filmlerini de seyrediyorlardı. Hatta şu hakları da vardı. "Biz senaryoda atlamışız şimdi gördük. Bu fazladır, bunu kaldırın. Bu laf olmayacak, bu sahne olmayacak" gibi tasdiklenmiş senaryonun filmini de kesip biçiyorlardı. Bir de bununla uğraşıyorduk.

Örneğin Pazar gecesi 23:00-24:00 gibi sinemalara ertesi gün 12:00 matinesinde başlayacak yeni filmlerin afişleri asılırdı. Sabah 11:00 de gişe açılır. Ama oynayacak film daha sansürden çıkmamıştır. Yapımcı burada, yüreği ağzında telefon başında haber bekliyor. Yapımcının ya kendi görevlendirdiği bir elemanı, ya da Ankara işletmecilerinden bir tanesi sansür kapısında beklemektedir. Burada gişe açılmış bilet satılmaktadır. Filmin başlamasına 10 dakika kala haber gelir, "film tasdik edildi. Karar numarası şu…" Bayram yaşanır o zaman... Biz bunlarla boğuştuk, öyle kolay değildi işler.

Anı kitabımda var. Yaşar Kemal bir senaryo yazıyor, radikal solcu olarak bilindiği için senaryo sansürden çıkmayacaktır. Yapımcının ya da tanıdıkları bir ahbabın, bir polisin adını koyuyorlar senaryo yazarı olarak, sansürden öyle çıkıyor. Sonra bu senaryo ödül kazanıyor. Ödülü de Yaşar Kemal değil, polis arkadaş alıyor.

Benim Tarık Akan ile ve dönemin müthiş Türkiye güzeli Harika Değirmenci'yle "Aşk Dediğin Laf Değildir" diye yazdığım ve yönettiğim bir filmim var. Bu filmin adı "Halk Plajı". Bir plajda kabin ve sabun veren bir plajcının hikayesiydi. Sansür… "Halk Plajı" adını tehlikeli buldu. Sansür, Halk Plajı adını reddetti. Adı üstünde sansür... Yaman bir hikayedir, ben çok severim. İyi de çekmişimdir. Buna benzer çok örnek verebilirim.

Yakup Sancı: Sinemamız 1960-1980 arası Melodram, Avantür, Komedi, Müzikal, Köy filmleri gibi çeşitli furyalar yaşadı. 1970'lerin ortalarında son rüzgar esti ve avantür seks, seks komedi doğdu. Bu esinti sonrasına baktığımızda gözle görülür bir furya olmadı. Sinemamız hemen hemen her konuda farklı hikayeler çekti. Bu esintilerin nedeni neydi?

Safa Önal: Önce birincisini konuşalım. Bu tuhaf bir şeydir. Bazı seneler bu bir sene, bazen de en çok üç sene sürüyordu. Türkiye sinemaları beş ayrı bölgeye ayrılmıştır, hala da öyledir. Adana bölgesi, merkezi Adana'dır 15 İl'e hükmederdi. İzmir bölgesi, Ankara bölgesi, Samsun bölgesi, İstanbul bölgesi… İlginçtir o bölgeler 10-15 il temsil eden bu merkezlerden yapım şirketlerine Doğu Anadolu'dan gelen teklifle, Ege'den gelen seyirci teklifi aynı oluyordu. "Bize melodram yapılsın." Bütün bölgeler aynı sesi çıkarıyordu. İki sene sonra "Avantür" diyordu, İzmir, Adana, Samsun seyircisi de avantür istiyordu. Bir dönem komedi istiyordu. Yani seyircinin birleşmiş bir zevki ve bazı türlere karşı aynı anda doymuşluğu başlıyordu."Komedi bitti kardeşim, iki sene seyrettim" İşte Öztürk Serengil ve diğerleri bitiyor, avantür istiyor bunun yerine avantürler çekiliyordu. Halk, filmleri istiyor, Yeşilçam üretiyordu. Melodram istiyor çekiliyor. Bir ara köy filmleri istemeye başladılar. Yani her türü bir iki sene isteyip sonra ondan vazgeçtiler. Bütün bölgelerden gelen ses aşağı yukarı aynıydı. Yoksa yapımcılar fena halde bocalardı. Adana bölgesi için ayrı film yap, Karadeniz bölgesi için ayrı film yap. İstanbul, Doğu filmini sevmiyor, bu taraf için başka bir tür film yap gibi bir sorunla karşı karşıya kalmadılar.

Sonra birdenbire televizyon geldi. Televizyon gelince müthiş bir yalpalama oldu. Seyirci sinemaya gitmemeye başladı. Rahatına düştü, onun mizacına hatta tembelliğine diyebilirim hiç çekinmeden. Uygun düştü bu iş. Çünkü sinemaya gitmek bir kültür işidir. Evden çıkacaksın bir defa, bir yol gideceksin yaya ya da taşıtla. Gişeye girecek para verecek, bilet alacaksın. Bu bir iştir. Kapıda biletini kestireceksin. İçeriye gireceksin orada senin idollerin var, kahramanların var kadın, erkek, artistler, yıldızlar onların resimleri…"Pek yakında" ışıklı vitrinleri… "Gelecek program" yazıları, resimleri göreceksin. Bir tarafta patlamış mısırlar, bizim zamanımızda Frigo falan vardı, şimdi kola, neskafe, bilmem ne, onlar içilecek, derken salon boşalacak. Yeni seans için sizleri alacaklar. Yerini bulup oturacaksın, makine dairesinden bir zil sesi gelecek, kutsal bir ses. O zil sesi ile beraber salonun ışıkları çok az eksilmeye, kararmaya başlayacak. İkinci bir zil sesi daha gelecek o zaman karşında bir perde, sesini duyarsın duymazsın, hışırdayarak açılacak ve senin o an'a kadar fark etmediğin bir saat sahne kenarında yanacak. Üçüncü bir zil sesi ile salon kararacak açılmış perdede bir şey başlayacak ve sen onun içine koltuğundan uçarak gidip gireceksin, film seyredecek ve orada yaşayacaksın…

Hiçbiri dışarıdan büyük bir sermaye getirip sinemaya koymadı

Televizyon seyircisi böyle bir kültür zahmetini istemez. Yani sinemaya gidilir, televizyon ayağına gelir. Bunu kabullenmek zorundayız. Oturursun sedirde, pijama altıyla yalınayak, hatta ayak parmaklarının arasını kaşıyarak seyredersin. Üstelik televizyonda da müthiş emeklerle yapılan işlerdir onlar. Kabullenirim saygıyla, bir ekmektir, bir emektir, bir nimettir. Üstelik bunu beğenmeyeceksin ayağının arasındaki ekşiyi karıştırırken bir de zap yapacak başka kanala atlayacaksın. Bu seyirciye iyi geldi. Bedavaydı, kolaydı, ev içindeydi. Böyle olunca senin sineman birdenbire seks'e kaymak zorunda kaldı. Çünkü seks konusu her zaman geçerli bir olaydır. Seks dergileri de satar, resimleri satar, seks kadınları ön plana çıkar, soyunuk resimler her zaman revaçtadır. Bütün büyük gazetelerin son sayfalarını aç bak hala bir kadın resmi yarı soyunuk, yarı soyunuktan da fazlası vardır. Öyle olunca ister istemez seks filmlerine kaydı. Erotik demek daha doğru olur sanırım. Bocalayan sinemamız biraz da onunla gitti. Parası pulu bitiyordu. Bizim film yapımcılarımızın hiç birinin sermayesi yoktu. Bizlerden kazandılar parayı, bizleri çalıştırarak kazandılar. Oyuncuları, senaryocuları, yönetmenleri, kameramanları, ışıkçıları çalıştırdılar. Hiç birsinin sermayesi, bir tarafta birikmiş parası yoktu. İşletmeciler senet yollarlar bölgelerden, alır yapımcı, o senetlerin bir kısmını kırdırır bankerlere, oradan aldığı parayla oyuncuya bir miktar, senariste bir miktar yönetmen, ışıkçı, mekan kirası gibi yerlere harcar, onunla film çekilir. Çarkı öyle döndürdüler. Hiçbiri dışarıdan büyük bir sermaye getirip sinemaya koymadı. Sinemanın içinden sinema insanlarını çalışarak kazandılar.

Çark böyle döndü, bayağı da iyi gitti. En önemli Türk filmlerinin yapıldığı dönemlerdir bu dönemler. Başka türlü de olamazdı zaten. Buna Yılmaz Güney filmlerini koyabiliriz. Akün filmin Dila Hanım'ı, Deprem, Dönüş, Bodrum Hakimi, Devlerin Aşkı. Bu filmler bu çarkla döndü, böyle çekildi. Gencebay filmleri de Zeki Müren filmleri de böyle döndü. Bu işin kuralı böyleydi.

Seks furyası dönemi bitti. Televizyon yerli yerini buldu biraz da onu kanıksadık, televizyona doyduk. Televizyonda istediğimiz her şeyi bulamadık, çünkü sinemanın tadı başka bir tattır. Dünyada da böyle olmuştur. Televizyon Amerika'da da sinemayı sarsmıştır. Japonya'da da sarstı. Sonra dengeler yerini buluyor. Öyle bir yalpa geçirdi sinemamız, şimdi bu yalpayı geçirmiyor. Sinema yolunu bulmakta bu sene için söylemiyorum. Bu sene iyi gitmiyor. Geçen sene Türk filmleri için çok başarılı bir seneydi.

Yakup Sancı: Geçtiğimiz yıl (2009) vizyona giren filmleri beğendiniz mi?

Safa Önal: Nefes filmi ve sembolik olmuş birkaç ismin dışında başarılı olmadı. Çok ümit edilen filmler istenilen neticeyi vermedi. Halbuki bir önceki sene yabancı filmlere kesilen bilet sayısını ikiye katlamıştı Türk filmleri. Bir misli fazla bilet kesilmişti. Bu çok büyük bir başarıydı. Geçen senenin o başarısı bazı arkadaşları yanılttı sanıyorum. Onlar da bu işi kolay gördüler. "Seyircinin ayağı sinemaya alıştı" dediler. "Türk filmleri yine bir numara" dediler, soyundular ama altından kalkamadılar. Hiç önemi yok. Önemli olan film yapmak… Ben Altın Koza'da, Altın Portakal'da üç sene öncesine kadar jüri üyesiydim üç sene öncesine kadar bizim önümüze 10 tane film zor geliyordu. Bunun 8'e indiğini, film bulamadığımızı biliyorum. Ama şimdi yeniden 70 filme çıktık. Bunun için yarışmalarda bir ön eleme yapılabiliyor, bunlar sinemanın geleceği için son derece önemli, umut verici şeyler.

Bugünün genç sinemacılarının bazıları beceriyor, bazıları beceremiyor ama yol doğru, ısrarları ve inatları yerli yerinde. Mutlaka doğrusunu bulacaklar zaten birçoğu bulmuş ne güzel götürmekte. Ben son derece umutluyum. Yalnız 2009 da bir hayal kırıklığı yaşadığımı söylemek istiyorum. Bazı filmleri beklemekteydim, önem veriyordum. Bu filmler patlama yapacak gibi geliyordu yapmadılar, hatta çok aşağılarda kaldılar. Bu biraz deneysizlikten, biraz da erken havaya girmekten olsa gerek, tam yorumlayamıyorum. "Ben oldum" demek çok sakattır. "Benim üstüme yok" dediğin zaman olmaz. Bunu dışarıda yaşayan yönetmenlerimiz için de söyleyebiliriz. Fatih Akın'ın son filmi olmadı. Böyle çok mağrur olmak, "ben çok bilirim, girdisini çıktısını bilirim, ben yanılmam" havasına girmemek lazım.

Ömrünü sinemaya vermiş bir adamım

Bir de sıcak filmler yapmak lazım. Bu sıcak filmlerden ne kastettiğimi isim vererek söyleyeyim. Bunlar kayda geçmeli, zapta geçmelidir. Soner Yalçın var. Araştırmacı çok önemli bir kişi... Kitapları yok satıyor. Her hafta Pazar günleri Hürriyet'de yazıyor. Soner Yalçın benim için ve toplum için çok önemli biridir. Geçenlerde bir konuşmamız vardı, çok büyük bir reklamla girmiş bir filmi seyretmeye gitmiş, filmden çıkışta rastladık birbirimize. Filmi nasıl buldunuz? Dedim. Soner Yalçın'dan naklediyorum. "Safa Bey, biz sizin filmlerin içine girerdik, bunları karşıdan seyrediyoruz" dedi. Bu çok önemli bir farktır. Bu söz bana çok zekice ve çok anlatımlı geliyor. Hepsi için değil ama bir kısmı böyle gidiyor, ben halis bir şekilde bir namus içinde konuşursam ki öyle konuşuyorum, yolun doğru olduğunu ve doğru bir yere gidildiğine inanıyorum. Bugün sıradan bir film bile Türkiye de bir trilyona zor çıkar. Öyleyse benim arkadaşlarım film yapsınlar da nasıl yaparlarsa yapsınlar. Ömrünü sinemaya vermiş bir adamım. Her filmin başımın üstünde yeri var. Bir defa burada anlaşalım. Benim bakış açım bu. Bir trilyondan aşağı çıkmayan filmlere para yatıranlar kazanmasa bile, hayal kırıklığı yaratsa bile yeniden imkan arayan o adamlar, o çocuklar, o yönetmenler, o oyuncular benim için mübarektir. Yapacaklar, seyirciyle sonunda buluşacaklar. Başka türlüsü imkansız. Çünkü seyirciye sen eğer iyisini verebiliyorsan Türk filmine gitmeye bayılıyor. Yabancı bir filmden daha çok senin filmini istiyor. Geçen seneki rakamlar ortada. Türk filmleri en az on beş milyon fazla bilet kesmiştir. Onların teknolojisi var, onların parası çok, onların imkanları çok buna rağmen benim filmlerim fark atmıştır. Bu büyük bir rakam, ciddi bir gelişmedir.

Yakup Sancı: Filmler vizyona girerken 300-400 kopya ile giriyor. Bu kopyaların ciddi maliyetleri var. Ve bu kopyalar 3-4 hafta sonra bir işe yaramıyor. Bu kadar fazla kopya yapmak yerine eskiden olduğu gibi daha az kopya yapılıp, bölgeleri dolaşsa film maliyetlerini biraz aşağılara çekerek, daha çok film üretme imkanları doğmuş olmaz mı?

Safa Önal: Bu yapımcı firma ile dağıtımcı firma arasında konuşulması gereken bir konu. Söylediğinin birinci kısmına katılıyorum. 300 kopya yapıyor diyelim 3-4 hafta oynuyor, sonra bitti. Bir ay sonra eskiyor bir işe de yaramıyor burada sana hak veriyorum. Bunun yerine ne yapılabiliri? Bilemem. O kadar kopyanın bir işe yaramayıp bir kenarda durması senin gibi bana da israf duygusunu getiriyor. Buna karşı acaba kopyaları negatiflere koymasak da dijital mi yapsak? Dijital mi oynatsak? Gibi bir niyet var. Daha ucuza mal oluyor diye, onun da sakatlığı var, renklerini çabuk solduruyor, çabuk eskiyor. Bu da yaramaz. Negatiften kontak basacaksın filmi öyle çekeceksin. Bunlar benim alanımın dışında.

Yakup Sancı: -Belki Bir Sabah Geleceksin- dedi. Biz, sevdamız için bir ömür beklemeyi öğrendik. -Ekmek Parası- ile, aç kalmayı, açın halinden anlamayı,- Kavgasız Yaşayalım- ile, dostluğu öğrendik. Daha nice hikayeleri ile beyaz perdenin karakterlerine, hayat verdi. Yüreğimizi parçalayan analar, bacılar, çocuklar için ağlattı. Babamızın hapis yattığını hatırlattı, sevdiğimizin acı sözünü kulağımızda çınlattı. En umutsuz olduğumuzda umut aşıladı. Gülmeyi, delice sevmeyi, ekmeği bölmeyi, gerekirse ölmeyi yazdı. Hayatı, hayatın kendini yazdı ve bize beyaz perdeden kendimizi göstererek "İşte benim insanım bu, bu sizsiniz. İzleyin kendinizi." Dedi. Acıyla, keyifle, özlemle, umutla, hayranlıkla izledik. Paraya önem vermedi, parası olmayana "Yazmam" demedi. İçindeki sinema aşkı hiç sönmedi. Yazmaktan, çekmekten hiç vazgeçmedi, sinemamızın olmazsa olmaz ustası, Safa Önal.

Geçmişten geleceğe uzanan köprüde buluştuklarımızla söyleşilerimiz devam ediyor. Anlatılanlar ışığında sinemamızın sorunlarına çözümler arıyoruz.

Safa Önal'a Teşekkürler.

 

Kaynak : Yakup Sancı

Son Yorumlar (6)

kariz_ma_35 avatar kariz_ma_35 25 Ekim 2010 00:16:10

Bu Röportajda güzel olmuş.Ama dikkatimi çeken bir olay var. Yakup Bey Safa Beye fazla soru soramamış.Ne varsa aynen anlatmış.Doğrusunu söylemek gerekirse 400,e yakın senaryo yazıp sinemaya hizmet etmek müthiş bir olay. Uzun ömürler Safa bey.

zevkopat avatar zevkopat 18 Nisan 2010 02:53:04

Çok çok teşekkür ederim. Mükemmel bir röportaj olmuş.

erolavcı avatar erolavcı 11 Nisan 2010 18:45:04

Sefa bey, Türk sinemasının yaşayan tarihidir.. Sinemamıza kazandırdığı eşsiz eserler, hiçbir zaman unutulmayacaktır. Ne fazlası, ne eksiği olan diyaloglarıyla, en güzel senaryoları kazandırmıştır.  Neredeyse bütün eserleri akıl doludur. Teknik ve duy gu bir aradadır. Teferruatlar yer almaz genelde.. Yazmış olduğu senaryoların bir bölümünde, bende yönetmen yardımcısı olarak görev almıştım. Yaşamının sağlıklı ve neşeli geçmesini dilerim büyük ustaya...

Yandex.Metrica